16 Aralık, 2017

Adile Abla

Bizim mahallenin delisiyle karşılaştığım son günü hiç unutmam.
Sahildeki fırından, bence dünyanın en güzel simitlerinden almıştım. Camekanın ardından ekmek ve simit sepetlerini, bir de onları uzatan satıcının ellerini görebildiğimiz bir fırın var. Ne hamuruna ne koyduklarını, ne nerede nasıl pişirdiklerini, ne de temizlik durumunu biliriz. İşte oradan…
Elimdeki simit torbasına baktı.
“Sen onu bilmezsin” dedi; “öyle bir hale sokar, öyle bir halde bırakır ki; ağzına sağ elinle götürsen şimşekler elinde çakacak, sol ile götürsen nefesin yemek boruna karışacak.”
“Ben” dedi, “Ben daha önce defalarca kez çarpıldım, defalarca kez lokmalarım nefesime karıştı, nefesim ciğerlerimi en acı biberin ellerimi yakıp kızarttığı gibi sardı sarmaladı.”
“Niye ki?” dedim.
“Niye olacak” dedi. “Açlık korkusundan! Açlığın kendisi olsan utanırdın bu yaptığından. Yedikçe o kuru simidi, hatta sırf ellerimde tuttukça, her kenarım zemheri…”
Şaşkın şaşkın bakakalmıştım kadının yüzüne.
“Hadi şimdi bi öp şu simitleri; bi başına, sonra da masaya koy.”
“Adile Ablacım niye ki?” dedim yine yumuşakça.
Eğilip arnavut kaldırımlı yoldan bir taş aldı. Uzanıp, taşı başımın üstüne koydu.
“Açlığı taç yapıcam başına.” dedi.
Güldüm. Taşı başımdan alıp kendisine geri verdim.
“Caminin orada yiyeceğim Adile Abla, gel paylaşalım.” dedim.
Elindeki taşa baktı, sonra üzülerek yüzüme…
“Ne bilicen sen onun hikmetini!” dedi.
Arkasını döndü, yürüdü, gitti.
Bir daha hiç görmedim onu, ama bir gün anladım.
Simidi öptüm, başıma, sonra da masaya koydum.
Taş taç oldu başıma.
Ondan sonra anladım hikmetini.
Söylense de anlamıyorsun ki işte bazı şeyleri.
Adile Abla söyledi diye değil ama.
Muhabbetimiz hep çok iyiydi bizim onunla. Az değildir kaldırımlarda oturup sohbetlerin en keyiflilerini etmişliğimiz. Üstelik simit yemişliğimiz de vardır çay bahçesinde.
Zamanı gelmeden anlaşılmıyor. O kelimeler söyleyenin kullandığı manaya gelmiyor senin için. Anlayamıyorsun. Duyduklarını da, farklı olandan korkanların saptamalarını da… Hangi okullarda neler öğrenmiş olursan ol, ne başarılar edinmiş olursan ol, görünenin altındaki manaları anlamıyorsan, azıcık anlasan da peşinden gidemiyorsan, bu gerçeklikle yaşamıyorsan; cahilsin…
Adile Abla’nın deli değil de, veli olduğunu; o günlerde de biliyor olsam bile söylediklerini anlamazdım.

O inadım yok muydu. Ah o inadım!

İnadım da boşuna değildi ya…
Dünyanın düzeni böyleydi. Anlamaman için bir sebep gerekti. Bir özellik belki. Şöyle adam akıllı unutacaktın ki, usulünce edebinle hatırlayacaktın.

Ne kadar çokumuz hatırlamaya başlamışsa, yeni hatırlayacak olanların işi o kadar kolay olacak ve insan can yakan gerçeklik karşısında şaşırmayı, öfkelenmeyi, çileden çıkmayı bırakıp; özüne dair gerçeklere doğru gelişime yönelik düşünebilip hareket edebilir olduğunda, belki de artık hiç unutmayacak.
İlle de kendim görmeliydim, bilmeliydim ben. Yıldırım çarpacaksa çarpmalıydı. Nefesim tıkanacaksa tıkanmalı…
Biri dedi diye o güzelim simitler konur muydu hiç öyle bir kenara?
Biri dedi diye, hem de hiç yıldırım çarpmamış, hiç nefesim tıkanmamışken, yerden taşı alıp başıma mı koyacaktım deli gibi?
Deli gibi bir şey yapılacaksa deli olunmalıydı.
Benim bahanem belli işte.
Taş ile taçlanmadan önceki inadım…
Şekilden şekile girip de karşıma dikilen hep o inadımmış meğer anladım.
Bildiklerime göre uygun olanlarla, asıl bana göre uygun olanlar bambaşkaymış meğer anladım.
Ben içimdeki beni duymaya dirensem de, hayatımdaki her şey tam da içimdeki ben’in istedikleriymiş meğer anladım.
Kendimin benden istediklerini duyamadığımdan, kendimin dahası için ne türden emek verileceğini bilemeyişimi anladım.
Belki, kendim ile bildiklerimin sınırlarını gereğince çizemeyişimi… Hatta sınır çizgilerini arap saçına çevirişimi anladım.
Yaşarken; “uygun olanlar / x şekilde olması gerekenler” hakkında kalıplaşmış inançlarım, dolayısıyla buna dair düşüncelerim ve sonucunda ortaya çıkan duygularımla çelişen asıl varlığımın istediklerini içime sindiremeyişim, yaşam enerjimi nasıl da kurban bilincinden almama sebep olmuş…
Ben kendimi göremeyip didindikçe; görebileyim diye, sevginin asıl manasını bilebileyim diye, neye emek vereceğimi, neye inat edeceğimi ayırt edebileyim diye, içimden yansıyan ısrarlı yakarış nasıl da can yakıcı bir hale bürünmüş… Anladım…
Nasılların yanı sıra, niye inat ettiğimi de gördüm. Yavaş yavaş… Sabırla… İçimden yükselen imanla…
Ya seninki? Belli mi? Neyi, niye, ne yüzünden duymak istemiyorsun? Neyi görmeye, neyi anlamaya direniyorsun? Neden?
Yoksa Adile Abla’nın söylediği gibi açlıktan mı korkuyorsun?
Eğer açlık varsa; onu görmeden, yüz yüze dertleşmeden, şöyle bir kucaklaşmadan hiçbir zaman doyamayacaksın, hiçbir şeyle tatmin olamayacaksın.
Anlayamamanın sebebini kabul edebilmek, anlamaya adım atmaktır belki de.

Senin simitlerinin hamuruna ne koymuşlar, biliyor musun? Bu kısa hikayedeki simitler, senin yaşamındaki neler?
Simitleri öpüp başına koyabilir, sonra da masaya bırakabilir misin? Yerden o taşı alıp kendine taç yapabilir misin?
Biri dedi diye değil.
Yalnızca dürüstlük ve kararlılıkla içine bakabilir misin?
İçindeki asıl sana azıcık boynunu eğebilir misin?
Dışarıdakilerle, içeridekiler arasındaki bağlantıyı görmeye niyet edebilir misin?
Kendiliğinden…
Ben simitten önce; inadımı öptüm başıma koydum. Sonra da masaya…
Duymaya kulaklarını kapatan benden geriye bir tek, büyüdükçe büyüyen sevgim ile umutlarım kaldı.
Hepimizin namına…
Bildiğim onca şeyin, bunca yanılgıdan ibaret oluşunu, bunca genişleyen manasını hem içeride hem de dışarıda görmüş olmak; bileceğim nice geniş manayı, nice bana dair özelliği göreceğimin garantisi benim için. Aklımdan geçene de, ağzımdan çıkana da itina ederim.
En küçük birimde ne oluyorsa, daha büyüğünde, daha büyüğünde, daha da büyüğünde ve en büyüğünde de o oluyor.

İnsanlığın bütünü kendini göremeyip didindikçe; görebilsin diye, sevginin asıl manasını bilebilsin diye, neye emek vereceğini ayırt edebilsin diye, içinden yansıyan ısrarlı yakarış nasıl da can yakıcı bir hale bürünüyor gözlerimizin önünde…
İnsanlık için zaman, fanatikçe tutunduğu inanç ve düşüncelerine dair ne varsa bırakıp, kibirlenmeye son verme zamanı. Kendi gerçeklerine gözlerini açarak, bütünlüğüne, insanlığına, dünyasına emek verme zamanı.

Her bir düşüncemizin, bütünlüğümüze kesintisiz etkisi var.
İzin verirsen, sevmek kendiliğinden…
Akıl sonra geliyor zaten alnın ortasına.
Güç ise zıtlıkların Bir’liğinden…

Önce kendi kendinle, sonra hepimiz birlikte.
“Hepimiz”i çok iyi anla.
Dağımızla, taşımızla, çiçeğimiz, böceğimiz, ağaçlarımızla, kurdumuzla, kuşumuzla…
Rüzgarımız, yağmurumuz, yazımız, kışımızla…
Canlı / cansız; bildiğimiz, bileceğimiz tüm varlığımızla…
Kalp kalbe, el ele;
doğudan batıya, kuzeyden güneye, yukarıdan aşağıya, gelecekten geçmişe, içeriden dışarıya neyimiz varsa birlikte…

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

Benzer yazılar

Yanıt verin.