Site icon Yuvaya Yolculuk Dergisi

Aşkla Pişmek

Aşk bu; başka şeye benzer mi? Sizi alır; hem var olma ve yaşama sevincinin zirvelerine çıkartır hem de yerden yere vurur, hırpalar, kanatır, dibe batırır. Aşk, kırıp döker ki, ‘can’ çıksın ortaya. Kırılan kalp değildir aslında; onu çevreleyen sahteliğinizdir.

İçeride aşk,
Dışarıda aşk
Her yerde aşk

Aşktan gayrı ne varsa
Kaderi; kırılmak, dağılmak

Aşka düştüğünüzde artık daha da kendinizi tanıyamazsınız. Aşk, her zaman sizi sizden alır ve eski gözlerle tanımakta zorlanacağınız yepyeni birini verir. Aşk, kendini hem acı hem hazla yoğurmaktır ve içinde kalabilen için – aşk, kendini büyük bir acıyla, acıdan çok daha büyük bir hazza doğurmaktır.

Aşk daima tek kişiliktir ve ötekiyle pek bir ilgisi yoktur. Sadece seversin ve bu seni mutlu etmeye yeter. Sevdiğin, ‘öteki’ değildir ve asla olmamıştır. O sendedir ve sen aslında ‘sendeki ona’ aitsindir. Ötesi, bundan başkası – bir ihtiyaca bina edilmiş talepkârlıktır.

Seven, sevdiğini yüceltir elbette – ama kendisini yücelttiği kadar değil… Öteki görünür; size ihtiyacınız olanı – bazen haddinizi aşıp gönlünüzden dilediğinizi verir, alacağını alır ve zamanı geldiğinde gider. Giden gittiğinde geride ya bensiz bir aşk ya da aşksız bir ben kalır.

Görünürdeki ayrılığın sebepleri olur muhtelif… Ama en nihayetinde olacak olan – olması gerektiğinde, sebepli de sebepsiz de – bir yolunu bulur ve olur… Aslında ayrılığın bir sebebi dahi olmaz; sadece zamanı olur. O zaman, gelip çattığında, size düşen giden geminin ardından bakakalmak değil ‘bırakmayı’, gideni kalbinize almayı ve onu ağırbaşlılıkla uğurlamayı öğrenmektir. Yine de içinden geçerken hiç kimse bunu gönlüne, kolay kolay anlatamaz.

Aşkla pişmek böyledir canım benim. Canın yanar; kalbin, seni bir o yana bir bu yana sürükleyen duygularla kendi duvarlarına çarpar. Bu hayatta, her şeyin mümkün olduğunu da imkânsızın varlığını da aşk sayesinde tadarsın. Zaferler kazanırsın; zirveleri tadarsın ve kaçınılmaz olarak yenilir, ezilir, tükenirsin de…

Piştiğin an, artık kalbinde ne pişmanlık ne de bağımlılık kalmadığı ve yine de sevdiğin andır. Ve öfken de senden değerli bir parça olarak kabul görüp yoluna akıp gidene dek, bağımlılık bitmez. O yüzden kabul et öfkeni de – yanlış bir şey gibi değil – tam da hakkı verilesi bir şey gibi… Ve ifade et – en önce kendine. İster kelimelere dök ve kelimelerini yak sonra; ister duvarlara bağır ve duvarlarını yık sonra. En iyisi, yapabiliyorsan, dürüstçe, sevginden pişmanlık duymadan sevdiğine ifade et sendekini; sanki kendinle konuşurmuş gibi… Ve hafifle. Çünkü böylesi ağır bir yükle, kelebek değil kartal olsan kalkamazsın yerinden.

Toprağı da sevmeli ağaç,
Güneşi de.
Sade toprağı seven ağaç
Kök salar sevdiğine,
Sevebildiğince
Ve onunla kucaklaşır önce.

Özgürlüğü seveninse
Dalları güneşe uzanır
Ve başı dönerek aşkla sarhoş
Yükseklerde gezinir bir süre.

Sıcak yuvasından başını kaldırıp da
Dal veremeyen
Kör olur sevdiğinin koynunda
Ateşi içinde kalır
Kömür olur kapkara

Kök salamadan özgürlük derdine düşen
Rüzgara kapılır,
Kırılır savrulur kendinden uzaklara
Ve veremeden aşkının meyvesini
Güneş’inden de olur.

Ve en çok sevdiğine aittir insan;
Kök verdiğinde de
Dal verdiğinde de.

Nihayet seven
Sevdiğine kavuşur.
Ha toprak olur kavuşur.
Ha meyve olur kavuşur.

Ve aşkla pişmek;
Tam da böyle bir şeydir.

Exit mobile version