İyiliğin Kapısı

Hayatın nasıl yaşanması gerektiğine dair, son zamanlarda sahip olduğum bazı derin içgüdüsel fikirlerim vardı. Hayatın aslında onu yaşamamız için bize sunduklarından öte, kendisinin değişim gerektiren bir yapısı olduğu inancına sahiptim.

İyiliğin Kapısı

Ama hayat, nasıl yaşanması gerektiğine dair bana içgüdüsel fikirler verip, ışıklı yollar işaret etmesine rağmen, bu yaşantı için yine hayat denilen şey ile zorlu bir mücadele içine girmek gerekiyormuş. Yani onu yaşayabilmek için bile onunla savaşmamız gerekiyormuş. Ve bu savaş ise son derece yıpratıcı ve yorucu olabiliyormuş. Ya da bu yaşananlar da yine sadece büyümek için gerekli olan bol tuzaklı sert zorluklar mıymış? Öyle ya da değil, büyümek ya da kasıtlı eziyet, hangisi bilmiyorum henüz ama şaşırtıcı derecede zor olduğu kesin bu yaşanılanların.

Doğduğumuz ülke, şehir, aile, arkadaş çevresi her şey o derin ve güçlü içgüdüsel sese karşı olabiliyormuş. Eğer Yeni Zelanda’da bir köyde doğanın içinde doğmadıysanız eğer, karmaşanın ortasında din olguları ile zorlanmış yorucu bir ülkede ve şehirde, yapısal olarak sizden farklı bir ailede doğduysanız eğer, seçmenin doğru olduğuna inandığınız seçimlerinizi gerçekleştirmek sandığınız kadar kolay olmuyormuş. Hayatın yine sizin için hazırladığı başka bir yaşam yolu varmış ve sizi bunu yaşamaya zorlayabiliyormuş. Belki de bu yaşam biçimi yaşamanız gereken hayattır, içgüdülerinize karşı olan ama bir yandan da belki de sizin için daha normal olan hayattır. Belki de hayatın biraz da “normal” ve “sıradan” olması gerekiyordur. Denge bunu gerektiriyordur… Dengeyi reddetmek belki de gerçekten biraz delilik gerektiriyordur. Hayatla savaşmak, çevreniz ile mücadele etmek yerine belki de sizi çevreleyen illüzyon ile barışmanız gerekiyordur öncelikle. Eğer onlar ile etkileşimde olmayacak olsaydınız neden çevreniz sizi çevreliyor olsalardı ki? Eğer sizi çevreleyen yaşam ile çatışacak kadar savaşçı bir yapınız yok ise, içinizdeki o yumuşak başlı, çatışma karışında hayretler içinde kalan sevgili barış güvercinine sarılabilirsiniz. Her şeyi olduğu hali ile kabul edip nefes almaya devam etmeniz daha yerinde bir karar olabilir.

Mesela ben yıllarca mücadele ettim. En saf ve sevgi dolu niyetlerim ile yaşamımı dönüştürmeye çalıştım ama vardığım noktada pes edip benim için şekillendirilmiş yolda yürümeye karar verdim. Çünkü gördüğüm şeyler, karşılaştığım gerçeklikler ve tanıştığım kötülük mücadele edebileceğimin çok ötesinde. Salt kötülük diye bir şey ile tanıştım ve hayretler içerisinde kaldım. Bu nasıl bir bilinçti, nasıl salt kötülük mevcut bulunabilirdi? Meğer bu yaşamın en sert gerçekliğiymiş her zaman görmezden gelip dışladığım… Çünkü benim genlerimde kötülük yok, olmadı hiç, varlığını hissetmedim. Varoluşumda kötülük algısı mevcut değil, hele ki salt kötülüğün tanımı bile yoktu bende. Ve bu sebeple tanımadığım, bilmediğim kötülük ile mücadele de edemedim çünkü onu tanımıyordum, kimdir nedir, nasıldır, neye benzer bilmiyordum. Tanımadığım, varlığını bilmediğim ya da içsel olarak kabul edemediğim, yanılsama ya da bir sapma olduğuna inandığım kötülük olgusuna karşı kendimi savunamadım. Çünkü bende olmayan bir şeyin varlığından haberim yoktu, reddediyordum. Ve bu kötülüğe karşı yapılmış çok büyük bir haksızlıkmış. Kötülük aslında yok demek tüm o bilinçleri çöpe atma cüretini gösterebilmekmiş. Kötülüğü tanımamak dengeye hakaretmiş. Ama içimde olmayan bir şeyi nasıl bilebilirdim, her geçen gün, gittikçe yok olan kötülük algısı ile iyiliğe güzelliğe evirilen bilincimi nasıl durdurabilirdim? Öyle bir his ki benimki, kelimelerin dili olsa da konuşsa diyebilirim. Tüm bu yazdıklarım çok soyut olarak algılanıyor olsa da her bir kelimesinin yaşanmış somut gerçekliklerden doğan çıkarımlar olduğuna emin olabilirsiniz. 3 ay önce bir yazı yazacak olsaydım, sanki karşınızda pamuk prenses varmış ve güzelliğine methiyeler düzüyormuşçasına içinizde kelebekler uçuşturan bir yazı paylaşırdım kesinlikle. Ama şimdi Dünya’nın, ancak farklı bilinç katmanlarında idrak edilebilecek gerçekliklerini yaşayınca, mevcut varoluşun, bu minik Dünya’nın Polyanna’nın rüyası kadar masum olmadığını, dışarıda gördüğümüz, “kötülük” olarak tanımladığımız durumların altında çok daha derin salt kötülük bilincinin bir yerlerde var olduğunu söyleyebilirim. Ki söylediğim gibi, kötülüğün var olmadığa inanan biri olarak artık söyleyebiliyorum bunları. Farklı bakış açıları ile, farklı bilinç katmanlarında, farklı frekanslarda her şey farklı yorumlanabilir olsa da bazı değişmeyen, somut, kötücül gerçeklikler mevcut. Ve bunları biliyor olmanız size hayret verici bir acıdan başka bir şey vermiyor. Hem tüm Dünya’ya bildiklerinizi haykırmak istiyorsunuz hem de bu gerçeklikleri kimsenin bilmesini istemiyorsunuz çünkü hassas kalpler için, saf ruhlar için bu gerçeklikler son derece ağır ve başa çıkılamaz olur.

Son söz olarak, bu hayatı nasıl yaşamanız gerektiği ile ilgili size ancak şu kesin bilgiyi iletebilirim ki, doğada var olun. Dünya’daki tek masum alan doğanın kucağıdır. Yaşam biçiminizi doğa ile uyumlu bir hale getirirseniz eğer işinizi, hobinizi doğaya yakın bir şekilde kurgularsanız eğer mutluluk ve saflık size doğal olarak akacaktır. Hayata bakış açınıza yakın birkaç dost, bol müzik, sanat, doğa, şanslı iseniz aşk ile hayatınızı geçirin. Yüzyıllar, bin yıllar boyu bu Dünya’da var olsanız da bunu anlamadan bu oyun bitmeyecek. Bizler doğanın bir parçasıyız, insanoğlu sosyal bir varlıktır denir, sosyalleşmesi gerektiği söylenir, ever bu doğrudur ama bu gerçekliğin de ötesinde, sosyal bir varlık olmanın da ötesinde o doğal bir varlıktır ve doğa ile iç içe olması gerekir. Doğa’dan uzakta yaşayan insanoğlu doğallıktan uzaklaşarak yapay bir yaşam oluşturmuştur kendine ve bunun farkında bile değildir. İnsan, mevcut hali ile aslında çok da “insan” değildir, sadece beşerdir. Şimdi bu zamanlarda, bu durum değişmektedir. Ve umarım siz de değişebilenlerden, değişmeye, aslında olmanız gereken halinize evirilmeye cesaret edebilenlerden, bunu başarabilenlerden olursunuz. İyiliğin kapısı doğaya açılır.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir