Bu yazımda Mugunghva adlı bir bitkinin enerji alanına, frekansına götürmek istiyorum sizi. Bir Kore masalında ölümsüzlüğü arayan gencin bu bitki ile buluşmasını anlatmak istiyorum ki neden ona ölümsüzlüğün çiçeği dediklerini daha iyi kavrayalım istiyorum. Botaniğin derin katmanlarına inelim mi?
Mugunghva / Ağaç Hatmi İle
Biliyorsunuz zaten ben aynı zamanda bir integral homeopatım, yani çiçek terapistiyim. Sadece Bach çiçeklerini kullanmıyorum. Asıl mezuniyetim, asıl eğitim alanım 1980’lere ait çalı çiçekleri terapisinin yöntem ve formülasyonları üzerine çalışıyorum. Ağaç hatmi benim için çok kıymetli. “Nereden nereye? Peki bu bahçede, lavantanın içinde ne işi var Maji?” diyeceksiniz. Evet, önemli bir işi var. Çünkü ben onu gerçekten Himalayalar’da, Lalitpur’da bir tohum satan dükkândan, yaşlı bir teyzenin ellerinden aldım. Aslında tohum değil, daha ziyade kurumuş çiçek kapsülleri var. Onların içinde tohumlar oluyor. O çiçek kapsüllerinden satın almıştım ve çok uzun zamandır elimde küçük bir tohum bankacığım var. Bali’den, Tayland’dan, Nepal’den, Kolombiya’dan gittiğim her yerden topladığım, getirdiğim küçük tohumların olduğu bir kasam var, bir soğutucum var. Onun içerisinde onları aynı ısıda muhafaza ettiğim için verim oluyor. Neyse, işin o tarafını karıştırmayalım. Başka bir gün tekrar anlatırım size bir tohumun nasıl saklanması gerektiğini.
Bu tohumu geçen sene ben fidelendirmeyi başardım. Ortalama 20-25 santim kadar büyüdü. Sonra tabii saksıdan hemen toprağa geçirdim. Çünkü toprağa geçirdiğiniz zaman bitkinin bir inisiye olma süreci var. Çünkü Nepal’den getirmişim, hatta kökeni Kore ve Çin menşeli olan bir bitki. Bizde de var. Ülkemizde süs bitkisi olarak yetiştiriliyor. Birazdan bahsedeceğim. Hiç de öyle süs bitkisi olarak bırakılabilecek bir bitki değil. Ben de bahçeme ekerken onun peşine çok düşmüştüm. Nepal’de de tohumcuyla çok kafa göz yara yara o bitkinin özelliklerini öğrenmiştim. Sağ olsun oradaki dostlarım, arkadaşlarım, enstitüde çalışanlar, naturopatlardan bir hayli bilgi almıştım. Ve bu tohumu seve seve, gülümseye gülümseye getirmiştim buralara. Artık büyüdü. Bu sene ortalama iki buçuk metreye hatta üç metreye ulaştı boyu. Bu sene bir anda boylandı. Bu normal çünkü bitkileri ektiğinizde onlardan ilk yıl hemen yüksek bir performans beklemek çok yanlış olur. “Tohumu ektim, hemen patladı” diye bir şey yok. Her bitkinin bir uyumlanma süreci var o coğrafyaya, o toprağa. Mesela benim toprağım çok daha asit oranı yüksek, pH’ı düşük bir toprak olduğu için katkı yapmam gerekiyor, toprağımı desteklemem gerekiyor. Kaldı ki ağaç hatmi bitkisi, yani Mugung bitkisi (Çince, Korece kökündeki özgün adıyla Mugunghva bitkisi), birazcık emek isteyerek ikinci yılında nihayet açtı.
Aman ya Rabbim, öyle bir açmak yok! Her akşam bakıyorum, saksı içinde belli bir grupta çiçeklerim var. Onları düzenli sulamam lazım. Ona gidip baktığım zaman da her akşam saat 16.30-17.00 olduğunda gün batımına yakın çiçekler büzüşmeye başlıyor, içine kapanıyor. Çiçekler akşam olmadan kuruyup dökülüyor. Bazısı dökülmeden ertesi gün başka yerden farklı bir çiçek çıkıyor. Bir üstünden bir altından şeklinde açıyorlar. Ama bu hiç bitmek tükenmek bilmeyen bir dönüşüm. Çiçekleri mayıs-hazirandan itibaren açmaya başladı. Sıcaklıklar da her yıl yükseldikçe bitki daha çok çiçek veriyor ve ben bu çiçeklerle özler hazırlayarak mayıstan bu tarafa periyodik olarak hem yakınlarımla birlikte hem kendi üzerimde çalışmalarla birlikte çiçekten elde ettiğimiz güçlü şifayı da size burada aktaracağım aynı zamanda.
Aslında ağaç hatmi Malvaceae ailesine ait. Yani su tutan, polisakkarit dediğimiz müsilaj taşıyan, su ile temas ettiğinde kaygan bir yapısı olan ve mukozayı koruma özelliğinde olan fitokimyasala sahip bir bitkiden bahsediyorum. Ve tabii çalı ailesine ait bu bitki. Hibiscus syriacus diye geçiyor. Malvaceae ailesi; biliyorsunuz ebegümeci, hatmi çiçeği de aynı ailenin familyasından. Ve bu üç bitki aslında—ağaç hatmi, hatmi çiçeği ve ebegümeci—aynı bir tür olarak aklıma geldi de. Bu üçü okült literatürde aslında üçüz olarak, ikizler gibi; nasıl ikiz bebekler olur ya, okült botanikteki üçüzleri diyebiliriz. Çünkü üçünün de en büyük işlevi sertlikleri yumuşatması, mukozayı rahatlatması.
Tabii birazdan anlatacağım, bitkinin geçmişi bir hayli eski. Çin ve Kore geleneğine dayanıyor ve orada yetişen bir bitki. Tabii ki Uzak Doğu’ya da sıçramış ve burada Nepal’in kuzeyinde, Katmandu Vadisi’nde görebiliyorsunuz mesela. Çin tıbbında da farklı bir yere konumlandırılmış. Bu arada ondan da bahsedeceğim. Bu bitkinin aslında Linnaeus adında İsviçreli (İsveçli) bir botanikçi, hekim, aynı zamanda doğa bilimci; 1753 yılında bu bitkiye adını veriyor. Sertliği kırmadan yumuşatan bitki anlamında Species Plantarum adlı eserinde—ki bu eser çok önemli çünkü okült botanikten modern botaniğe ilk bilimsel sınıflandırma yapan, nomenklatür adını verdiğimiz bir kitabı. Kıymetli olduğundan size burada bahsediyorum. İlk adını da Linnaeus veriyor. İsveçli botanikçi, hekim ve doğa bilimci.
Bu bitkinin ruhsal yapısına yani ruhsal kimliğine ve frekansına baktığınız zaman korunmak, sessizleşmek, içe çekilmek ama aynı zamanda bu içe çekilmeyi yeniden açabilmek için başarabilmek; yani “içeriye doğru çekiliyorum ama kapanmak için değil, yeniden açılabilmek için kapanıyorum” kuralıyla tabii ki çalışıyor. Mugungwa diye geçiyor aslında ama Mugung diyorlar ona kısaca. Kore ve Çin geleneklerinin içerisinde olduğu için çok güzel masallar, hikayeler de yazılmış bu bitki üzerine. (Biraz hışırtı oluyor, umarım sizi rahatsız etmiyorumdur.)
Size şimdi birazdan Mugungwa’nın masalını anlatacağım. Gelin birlikte bu masalı dinleyelim şimdi: Zamanın birinde Erdemli İnsanlar Ülkesi diye bir ülke varmış ve burada yaşayan bir bitki varmış ki sabahları doğar, akşamları ölürmüş. Sonra ertesi sabah tekrar doğar ve tekrar ölürmüş akşam olunca. Rivayete göre bu ülkeye ulaşmak için insan öyle dağların zirvesini değil, kendi kalbinin en sessiz yerinden geçmek zorundaymış. Çünkü Erdemli İnsanlar Ülkesi’nin kapısı hiçbir haritada gösterilmezmiş. Bu ülkeye sadece niyetini temiz tutabilenler varabilirmiş. Aynı zamanda bu ülkenin bahçelerinde binlerce çiçek yetişirmiş. Ama bahçıvanların en çok koruduğu çiçek, diğerlerinden farklı olan Mugungwa’ymış. Yani ağaç hatmi.
Ağaç hatmi her sabah güneş dağların ardından yükseldiğinde mor çiçekler açarmış. Bir gün bu ülkeye genç bir yolcu gelmiş. Bu yolcu ölümsüzlüğün sırrını aramak için düşmüş yollara. Ülkenin baş bahçıvanı onu alıp direkt ağaç hatmiye götürmüş. “İşte” demiş. “Aradığın sır burada.” Genç adam şaşırmış. “Nasıl yani? Bu mu? Sabah açıp akşam ölen bir çiçek mi?” Bahçıvan gülümsemiş. “Sen onu yalnızca akşam görüyorsun” demiş. O gece genç adama bu çiçeğin açmasını beklemesini söylemiş. Ve giderken tabii ona mahşerin dört arşın olan koruyucu meleklerinden bir yatak hazırlamış. Başını gül hatminin gövdesine yaslamış. Gözlerini hatminin çiçekleriyle kapatmış.
Ertesi gün, gün doğumunda ağaç hatmi yeni mor, pembe, güzel çiçekler açmış. Bahçıvan genç adamın yanına gitmiş. “Ee, anlat bakalım gecen nasıl geçti? Güne nasıl vardın?” demiş. Genç adam çok şaşkınmış. “Gece ölen çiçekler sanki sabah topraktan kalktı ve dallara yapıştı. Dökülen tek bir çiçek yok yerde. Sanki hepsi yeniden canlandı. Peki nasıl oldu bu? Bu bir mucize mi?” demiş. Bahçıvan gülümsemiş. “İşte şimdi öğrendin. Ölümsüz olan çiçek değildir genç adam. Ölümsüz olan, her akşam kendinden vazgeçip her sabah yeniden açmayı bilmektir. İşte sır buradadır. İnsan da böyledir evlat. Kendini eski hallerine tutup esir edersen, değişmekten korkarsan yaşlanmaya başlarsın. Bir türlü ölmeyi kabul edemediğin için. Oysa ölümsüzlük, özünü koruyarak değişmeye cesaret etmektir. Umarım ağaç hatmi sana yardımcı olmuştur.” demiş ve gülümsemiş.
Evet, bu Kore masalından alıntıyı umarım beğenmişsinizdir. Sözün özü; ağaç hatmi yumuşatan, yatıştıran, sakinleştiren teslimiyeti bize güzellikle başımızı okşayarak öğreten bir ağaç, çiçek, bitki. Ve tabii modern integral homeopatiyi şimdi biraz size getireceğim. Tabii başka özellikleri de var. Hemen Çin tıbbından söz edeyim, sonra homeopatiye geçeyim. Mesela Çin tıbbında yumuşatıcı olduğu için, hafif müsilajlı bir karakterde olduğu için onu koruyucu unvan kriterleriyle yerleştirmişler. Çin tıbbının Materia Medica’sında aşırı ısıyı almak, kanamaları durdurmak, ishal gibi durumların ve bazı cilt sorunlarında da kullanıldığı bilgisi var.
Tabii bu bitkinin fitoterapik olarak muhteşem de bir özelliği var. Çiçeğinde farklı bir fitoterapik durum var, gövdesinde ve kökünde farklı. Ama ağacın tabii ki en yüksek enerjisi çiçekte açıp toplandığı için modern integral homeopatide yani çiçek terapi sisteminde çiçeğin bizzat kendisi kullanılır. Çin tıbbında ayrıca tatlı, acı ve serin kriterleri içerisine alınıyor. Hemen biraz burayı açayım çünkü tatlı deyince o tatlıdan kastettiğimiz şey şekerli bir şeyden bahsetmiyorum. Harmonize ve uyum olması, uyumlu olabilmesi, kolay harmonize olmasından söz ediyorum. Bu onun yumuşaklığını ve tatlılığını getiriyor. Yoksa içinde şeker ya da tadında öyle bir şey yok. Ya da kokusunda yok. Acı olansa nemi çözmek anlamında Çin tıbbında. Yani nemi çözen, kurutan, fazla ısıyı alan bitkilere bu tabiatta, bu mizaçta bitkiler denir. Ama hem tatlı hem acı hem de serin. Serin bitkiler de biliyorsunuz soğutucu özellikli. Mesela benim de lavanta kızlarımın en büyük özelliği soğutucu olmaları, serinletici olmaları.
Tabii çok daha güzeli bu çiçekler toz haline getiriliyor ve sonrasında Kore’de pirinç keklerine ekleniyor. Çaylar demlenebiliyor, yani çayını içebiliyorsunuz. Böyle ortalama bir tatlı kaşığı toz haline getirilmiş silme çiçek tozunu bir bardak suyun içinde demliyorsunuz. Asla haşlamıyorsunuz, asla kaynatmıyorsunuz. Bunu demleyerek böyle beş dakika, dört dakika gibi çok fazla uzatmadan çayını içebiliyorsunuz. Bu da sindirim sistemine, mide sorunlarına oldukça iyi geliyor. Yani aslında bir nevi okült anlamda baktığınız zaman o yumuşatmak dediğimiz şey, serinletmek dediğimiz şey; ruhumuzun katılaştığı, duygularımızın katılaştığı, bazı kalbimizdeki derin deneyimlerin getirdiği affedememe duygusu gibi katılıkları bizden alıp götürüyor, uzaklaştırıyor.
Modern sisteme baktığımız zaman bu çiçeğin aynı zamanda remedi olarak kullanıldığını da özellikle 19’uncu yüzyıldan sonra görüyoruz. Benim denememde, hem kendi üzerimde çalışırken hem de yakından tanıdığım, yakın zamanda kalbi kırılarak çok incinerek bir ayrılık yaşayan bir dostumun bir nebze olsun o ayrılık üzüntüsüne, onu bir türlü affedememesine karşı duyduğu kine, nefrete bir çare olsun istedik. Biliyorsunuz, çiçek özlerinin yan etkileri yoktur. Bunlar bitkilerin herhangi bir preparatının bir parçası değil; kök yok, gövde yok, sadece titreşimsel imza, suya aktarılmış imza olduğu için bir yan etki de görmemiz mümkün değil. Tam tersi olumlu, güzel etkiler. Aynı zamanda dediğim gibi daha kararlı olmanıza, daha güçlü olmanıza, daha istikrarlı olmanıza destek veren bir bitki.
Aynı zamanda ikinci çakrada idrar yollarını temizleyen, özellikle kadınların sık sık ayaklarını üşüterek idrar sıklığını yaşamaları gibi sorunlara da çok hizmet eden bir bitki. Diyeceksiniz ki: “Peki acaba yoni’de de kullanılıyor mu?” Hayır, kullanılmıyor. Onun yerine onun üçüzü olan ebegümecini kullanmayı tercih ediyoruz. Onu da anlatırım ayrıca bir gün, kimlerin kullanması gerektiğini de.
Evet, ağaç hatmi ile ilgili bayağı uzunca bir süreç oldu. Yaklaşık 20 dakika olmuş. Umarım sıkılmamışsınızdır. Kaş Dağları’ndan, lavanta bahçesinden sevgiler olsun…
Yazar Ayşegül Savaş