Öpüş

“Merhaba aramızda bir duygu ya da bir ihtiyaç hali yoksa bizi en iyi ihtimalle bilgi yaklaştırır…”

“Efendim? Bana mı dediniz?”

“Evet size dedim, dans da etmiyorsunuz. Sanırım duygular ölmüş ama size iyi bir haberim var konuşmak için elimizde hâlâ bir merhaba bir de bilgi diye bir şey var.”

“Sohbet mi etmek istiyorsunuz.”

“Evet, eder miyiz?”

“Peki ya ben konuşmak istemiyor, susmak istiyorsam?”

“En azından bir denesek nasıl olur?”

“Farkında mısınız çok gürültü var burada…”

“Bu sizin gerçeğiniz mi yoksa bahaneniz mi?”

“…”

“Siz ‘ben… istemiyorsam,’ diyerek nedensiz bir tehdit rüzgârı estirip son verdirmeye çalışıyorsunuz ses çıkarma isteğime, bu hükmü ilan edebilme kudreti size nereden geliyorsa bana da konuşma kudreti oradan geliyor. Söylesenize sadece size saygı duymayı kabul edersem kendime nasıl saygı duyacağım? Bana bunu anlatabilir misiniz? Şu sıra hayattaki en büyük sorum bu da…”

“…”

“Bir orta yol bulmaya ne dersiniz?”

“…”

“Mesela ben sizinle sohbet etmek istiyorum; sizinle karşılıklı ses çıkarmak ve sizse sessiz kalmak istiyorsunuz. Peki, o halde siz sessiz kalın. Yan yana olup birlikte sessiz kalmak mı yoksa yan yana olup sırasıyla karşılıklı ses çıkarmak mı? Yoksa yan yana durup hiç ama hiç karşılaşmamış gibi olmaya devam ederek öylece durmak mı?  Aramızda ses çıkarmak isteyenin ses çıkarması, ses çıkarmak istemeyenin de ses çıkarmaması daha adil olmaz mı?”

“Sohbet etmek istemiyorum…”

“Sessizce durup kafayı dinlemek kabul görüyor da kendi kendine konuşmak tuhaf algılanıyor nedense şu hayatta. Konuşmayın peki. Ben kendi kendime konuşuyorum. ‘Kaç kez geldin buraya? Hep aynı şeyler.’ Yani böyle söylüyor musunuz kendinize kafanızın içinde? Aynı şeyler olacak mı diyorsunuz mesela?”

“…”

“Şayet diyorsanız gidin sessiz evinizde oturun mesela… Şimdi siz bara dönük oturmuşsunuz, bense piste, şu halde ben kendi kendime konuşuyor gibiyim, gibi de ne?! Öyle! Siz kendi kendinizi sessizce dinliyor gibi olmayın, ben de kendi kendime konuşuyor olmayayım. Ne dersiniz bu oyuna? Siz istediğiniz gibi yapmayın; konuşmayın, ben de istediğim gibi yapayım konuşayım, olur mu çünkü siz konuşmak istemiyorsunuz ben istiyorum; o zaman ben ses çıkarayım siz ses çıkarmayın…”

“Siz öyle pistte neye bakıp konuşuyorsunuz?”

“Hah! İşte ben de bunu diyorum… Yüzünüzü biraz bana dönmeniz ne iyi oldu. Sizinle konuşuyorum aslında ama kendi kendime sizinle konuşuyorum. Konuşmak diyorum konuşmak, ses çıkarmak, karşılıklı arada göz göze gelmek, bakışmak…”

“Ama bana bakmadan konuşuyorsunuz… Ayrıca ben kendi kafamın içinden çıkarsam bir anlığına ve sizin kafanızın içindeki kelimelerin sesini duymaya başlarsam o zaman ben kendi sesimi duyamam ki…”

“O zaman yeni sesler duyma fırsatını kaçırırsınız. Bakın aramızda karşılıklı gelip giden bir duygu yoksa bilgi olabilir diyorum…”

“Ne gibi… Bakın başladınız işte kendi kafamın sesini kesmeye…”

“İletişim kurmak önemli değil mi sizce de? Bende size karşı bir duygu var ama sanki sizde bana karşı yok. Yoksa yine ben yine kendi kendime bilgi ve birkaç hayalden duygumu yaptım ne?! Hay Allah!”

“Eee?”

“Hmm kafamın içinde çıktım diyordunuz evet… Evet, çıktıysanız o halde tadını çıkarın kaydı dinlemiyorsunuz.”

“Ne kaydı?”

“Beden kaydı! Ana geldiniz demek.”

“…”

“Bilgiyi işliyorsunuz peki işleyiniz. O zaman ben de bari biraz bilgi çıkarayım ortaya, ses olsun…”

“Ee nasıl yani?”

“Sanki bilmiyorsunuz! İnsan neden konuşur hiç merak ettiniz mi? Neden insanlar el ele tutuşmak ister merak ettiniz mi? Ya da neden öpüşür? Gerçekten öpüştüğünüzde neler olduğunu anlatabilir misiniz bana? Bütün bunları bilgiye dönüştürebilir misiniz mesela?”

“Ne gibi?”

“Masalları diyorum bilgiye ve gerçeğe dönüştürebilir misiniz?”

“Bilmem hiç düşünmedim…”

“Soru olursa düşünürsünüz, düşünürseniz de bilgi olur… Ben düşündüm. İsterseniz anlatabilirim.”

“…”

“Peki, siz bilirsiniz. Ben konuşurum kendi kendime siz orda sus kalın. Öyle duruyormuş gibi yapın ama kendi kafanızın içini dinleyin. Ben de kendi kafamın içini konuşayım ama lütfen konuşurken beni bölmeyin. Ha ama aklınızda olsun siz de kendi kafanızın içinden geçenleri dudaklarınız vasıtasıyla dışarı çıkarmak isterseniz sizi duyabilirim, isterseniz sadece duymakla kalmaz dinlerim de, istemezseniz de sadece duyar gibi yapabilirim…”

“…”

“Neden otobüste kendi kendine müzik dinleyenlere deli denmez de kendi kendine konuşuna deli deniyor acaba? Kendi kendine dinlemek serbest ama konuşmak tuhaf… Anlamış değilim. Bence bu diğer insanları rahatsız ettiği için uydurulmuş bir kuraldan başka bir şey değil…”

“…”

“Peki, siz konuşmayınız kullanmayınız ağzınızı, beyninize çeviriniz kulaklarınızı. Ben konuşmaya devam edeyim. Ama siz kaç kat diptesiniz Allah aşkına! Tamam, kabul insanın en sert kara kutusu kafatası ama oradan içeri girmek için iki kulak vermiş Allah! Sizinkiler çok dolmuş anlaşılan. Bir umut belki bir kulağınız duyar gibi yapar beni, belki kulağınız kulak olduğunu hatırlar… Ne bileyim… Bir kulağınız diyorum bir kulağınız… Bir kulağınız hafifçe dışa doğru bir hamle yapar belki… Ah bir görsem şu kulağınızın seğirdiğini!”

“…”

“Diyorum ki aslında masallar gerçekti… Çünkü hisle yaşanır onlar, sırrı içindeydi…”

“Eeee?”

“Aaa! ‘Eee?’nizi duyduğuma sevindim! Diyorum ki masalları birine anlatırken yeniden canlanır onlar… ‘Can’ bulurlar… Bazen bir kere öpmen yeterli oluyor o korkunç ormandan çıkarmak için pamuk prensesi ama acaba dirilen öpen mi öpülen mi?”

“Ne fark eder ki?”

“Diyorum ki diriliriz belki!”

“Öldük mü ki?”

“Bana baksanıza siz ne zamandır yaşadığınızı sanıyorsunuz? Ne zamandır gülemediniz içten? O sahne mi geliyor sık sık aklınıza? Şurada oturmuş öylece, küçükken koşup oynadığınız bahçeyi mi hatırlıyorsunuz? Hani şu bedene sığmak ve dengeyi sağlamak için ellerinizi yumruk yapıp çırılçıplak koştuğunuz yarısı çim yarısı toprak bahçe… Hani küçük bir dalın üstüne bastığınız anda minik yumuk ayaklarınızın altıyla keşfettiğiniz dünyanın tırtıklı o can acıtan yanı mı geliyor hatrınıza? Hani diyorum şu yeryüzü güldürmedi mi yüzünüzü?”

“Bu söylediğiniz sert olmadı mı sizce de?”

“Af edersiniz… İnsan içince boğar da asıl açınca çarpılır kendini… Yoksa siz de mi çarptınız kendinize?

“…”

“Peki baştan alalım mı?”

“…”

“Biliyor musunuz size bilgiden duygu yapabilirim…”

“Tehlikelisiniz.”

“Hayır, sizin gibiyim.”

“Sizin gibi derken?”

“Sesi ve sessizliği bilenler…”

“…”

“Siz nereden çıkarıyorsunuz o sesleri değil mi?!”

“Hahahaha!”

“Güldünüz bakıyorum hayata!”

“Size bir haberim var biz ağaçlar çok iyi ses çıkarırız, çok iyi hışırdarız. Ayrıca konuşurken ve hışırdarken de hareket ederiz, mimikler yaparız. Ortadayızdır alelade ama kimse görmez. Herkesin gözünün önünde, burnun ucunda hatta yediği meyveyle ağzının ve bedenin içinde oluruz ama kimse anlamaz. İşte böyledir ağaç olmak. İyi hışırdarız… Kendi kendimize de konuşuruz, kimse görmez, duymaz… Ama insan olarak bir kafede yazarken sahnede gibi olurum! Çünkü bazen garsonları beni izlerken bulup yazmaya devam ederim… Çünkü yazarken mimikten mimiğe girerim. Siz nasıl bir notaya basarken notadan notaya yani o ifadeye dönüşüyorsanız ben de klavyede yazarken o kelimeden bu kelimeye dönüşüyorum… İfadeden ifadeye, duygudan duyguya dönüşebiliyorum.”

“Siz şimdi koca bir sırrı ifşa etmiş olmuyor musunuz çok ucuza?”

“Doğru hiç kimsenin bir bedel ödediğimi düşünmeyeceği kadar ucuza veriyorum şu an bir sırrın bilgisini değil mi? Ölmekten korkuyorsanız devamını dinlemeyiniz! Ama artık bir şeylerin anlaşılması gerek… Çünkü bilginin de ruhunda bilinmek var; bilgiyle azıcık övünebiliriz ama aslında bilgi insanı kullanır; tıpkı insanın da bilgiyi kullandığı gibi; canlı olmak için, canlanmak için yaşamak için hayatta olmak için var olmak için… Bilgi de yaşamak ister insan da, insanla… Hah işte arada da azıcık övünür, mezun falan oluruz ya da anlatırsın işte bir şeyler, yazarız, söyleriz şu an benim yaptığım gibi. Sonra uçuruveririz avuçlarımızdan bilgiyi, ağzımızdan, dilimizden, gönlümüzden… Bu durum kiminin zoruna gider, kimin kulağına, kiminin boşluğuna ama o an kim olduğuna bağlı zoruna gidip gitmemesi… Sonra bir bakarsın bir başkası daha söyler o bilgiyi… Bir bakmışsın o bilgiden biri resim yapmış ya da resim olmuş, başka biri kendi olmuş; başka biri san olmuş mesela. Benim dediğin ne ki? Ne kadarı benim ki? O an bu dudaklarla ifade ettiğim kadarı, hop sonra gitti!.. Hem bende çok var ondan, sanırım bundan ağırdan satmıyorum değil mi? Pardon ama benim değil ki! Yani benim de o türlü değil; yani benim olsalar biter bu bilgiler… Yani şöyle düşünün nota ve müzik hiç biter mi?.. Siz bir şey çaldığınızda, siz bir şeye dokunduğunuzda ne zaman ses çıkmaz? Ses hep vardır, sessizlikte bilgi de. Sen sadece bir şeye değiverirsin hepsi bu. Belki birine, bir neşeye, belki bir acıya, bir taşa, bir tene, bir duyguya… Ama en zoru da kendine değivermendir…”

“Öpüşelim mi?”

“Siz ölmek istiyorsunuz…”

“…”

“Işığı görüyor musunuz?”

“…asıl şimdi susmanız gerekiyordu”

“… ama bu ışık nerden geliyor?”

“Coşkudan!”

“Fakat siz konuşurken iyiydi!”

“Ben coşkuyla konuşuyordum merakla değil”

“Ya şimdi?”

“…”

“Siz sohbet etmek istemiştiniz birlikte… Ben sessiz kalmak istemiştim tek başıma…”

“O zaman birlikte sessiz kalmayı teklif edebilirdiniz!”

“Teklif etmedim yaptım.”

“…”

Benzer yazılar

Yanıt verin.