Bazı yolculuklar biletinizi aldığınız gün başlamaz. Benim Peru yolculuğum da fiilen gerçekleşmeden önce, evimin arka bahçesinde bulduğum tahta bir yılanla başladı. Tahta heykeli orada bırakmak istemedim, aldım, eve getirdim ve girişe astım. Nedenini bilmiyordum ama o yılan benim için bir işarete dönüştü. Daha Peru’nun adını yeniden yüksek sesle söylemeden önce, sanki görünmeyen bir el kapıyı aralamaya başlamıştı.
Tam o sıralarda yıllardır bizi taşıyan küçük emektar araba bozuldu. Ben de Oblomov koltuğumda oturmuş, kredi mi çeksem, yeni araba mı alsam diye düşünürken içimden birden şu geçti ve kendimle konuştum; “Yok ya… Yeni araba aynı hayat. Başka bir şey yapayım. Peru’ya gideyim.” Arda, Peru Kutsal Vadi’de Vamoss’un sahibi, o sırada İstanbul’daydı. Hemen onunla iletişime geçtim, krediyi çektim ve bir şekilde her şey peş peşe gelişti. Sevgili Arda’yla aynı uçakta Peru’ya gittik. Sanki kararı ben vermiştim ama yol çok daha önce açılmıştı.
Ve o andan sonra Peru benim Mavi Gül’üm oldu. Mavi Gül gerçekte olmayan, ezoterik bir imgedir; ulaşılması zor olanı, nadir olanı, biraz da imkânsız ve mucize kavramlarını sembolize eder. Benim için Peru da böyleydi. Uzun süre uzakta duran, varlığını bildiğim ama henüz hayatımda karşılığı olmayan bir yerdi. Sonra gerçek bir coğrafyaya dönüştü. Bazı yollar vardır bir kere açılır bir daha kapanmaz. Sessizleşir, bekler ve zamanı geldiğinde yeniden görünür. Mavi Gül de benim için yolculuğun kendisine, çağrıya ve insanın kendi algısında açılan bilinmeyene dönüşmüş durumda.
Herkesin yolculuğu biricik. Aynı yere gitsek bile aynı şeyleri görmeyebiliriz. Baktığımız yer değiştiğinde gördüğümüz dünya da değişir. Buna algı kapıları diyebiliriz. Kişinin birleşim noktası olarak hayata bakışını sabitlediği yer değiştirdiğinde dünya başka türlü görünür. Mavi Gül de tam burada anlam kazanıyor: Gerçekte var olmayan bir çiçeğin peşinden gitmek değil, onun sizin için temsil ettiği bilinmeyene doğru yürümek.
San Pedro kaktüsü deneyiminde doğada yürürken bitkilerin fotosentez yaptığını gördüm. Okulda öğrenilmiş bir bilgi gibi değil, sanki bilgi bir anda görünür olmuştu. Kendi bedenim de şeffaflaşmış gibiydi. Daha derinde ise yeryüzüne ve onun desteğine karşı bir güven ve sevgi vardı. Algı kapılarının muhteşemliğini deneyimlemekti bu. Sanki Mavi Gül’ün temsil ettiği o bilinmeyen bir anlığına algımın içinde görünür olmuştu.
Ayahuasca, bambaşka bir kapıydı. İlk törenim dolunay gecesindeydi. Mumlar, icarolar, yoğun bir bekleyiş… Bir an ölüyorum duygusu geldi ve ona da “Peki.” dedim. Sonra başka bir yerdeydim. İnkalı kadınlar eğilip kendi dillerinde “hoş geldin” dediler; inanılmaz güzellikte rengarenk yılanlarla dans ediyordum. Ama herkes aynı şeyi yaşamıyordu. İnleyenler, ağlayanlar da vardı. Aynı törenin içinde başka başka dünyalar açılıyordu.
Başka bir törende, Osman Abi’nin İspanyolca ve Quechua icarolarından bir anda “Benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında…” ve “Üsküdar’a gider iken…” şarkılarına geçmesiyle bilincim bir an Peru ile Türkiye arasında gidip geldi. Çünkü bilincin haritasında bizim çizdiğimiz sınırlar yoktur.
Ama bütün bu deneyimler bana şunu da gösterdi: Şifa, tüketilecek bir deneyim değildir. Bir kapının açılması, o kapıdan geçtiğin anlamına gelmez. İnsan gördüğünü bile kişisel önemliliğinin malzemesi yapabilir: “Ben seçildim. Ben gördüm. Ben uyandım.” İşte burada birleşim noktanız, hayata kendinizi sabitlediğiniz anlamlar bütünü önemini yitirir. Birleşim noktası kireçlenmişse dünyanın en güçlü şifalı bitkisini önüne koysan ne olacak? Kapı açılır ama sen aynı yerden bakıyorsan dünya yine aynı dünya olabilir.
Tin tekelleştirilemez, sahiplenilemez. Savaşçı için yolun kendisidir sonsuzluk.. zorbalar için gösteriştir bütün yol. Ufak tiran, karşısındaki insanın dengesini bozduğunda bunu başarı sayabilir; şiddet ile sarsmayı, tahakküm ile öğretici karşılaşmayı birbirine karıştırabilir. Oysa savaşçının yolu kişisel önemliliğin ağırlığını azaltmayı, birleşim noktasının donup kalmasına izin vermemeyi ve algı kapılarından geçebilmeyi gerektirir. Belki sonunda, sonsuz bilinç okyanusuna ulaşmaktır bu.
İnsan-ı mahlukatın benliğini görüp görmemezlikten gelebilmek bir aşamadır. Ancak duruşunla onlara kendi benliklerini görmelerine izin vermek, Büyücülük yoludur. Etik, hayvanların doğasında akışta var olan bir olgu. İnsan türü ise çoğu zaman yalnızca edebiyatını yapıp duruyor. Oysa büyücü olmak, etiğin dışarıdan konuşulan bir ilke değil, niyetle iç içe yaşanan bir durum olduğunu fark etmeyi gerektiriyor. Başkasının birleşim noktasını zorla oynatmaya çalışmak değil; kendi duruşunla onun kendisini görmesine izin vermek. Aradaki fark, büyücülükle tahakküm arasındaki farktır.
Bu yüzden Ayahuasca, ibogaine, peyote ve şamanik geleneklerin birkaç günlük “her şey dahil şifa” programlarına dönüştürülmesi bana tuhaf geliyor. Biraz bitki, biraz müzik, biraz kostüm, biraz takı, biraz “şamanlık” görüntüsü… Bunlar eğlence malzemeleri değil. Şamanlık da dışarıdan satın alınabilecek bir şey değil. Deneyimin kendisi kadar, insanın o deneyime hangi algı berraklığıyla çıktığı ve kimlerle iletişim içinde olduğu önemli.
Peru’da bir yürüyüş sırasında uzaktan ilk kez kahverengi bir puma gördüm. Ollantaytambo’da ise bir mercan yılanına rastladım. Sanki bana selam verdi, fotoğrafını çekmeme izin verdi ve sonra kayboldu. Fotoğrafçıların böyle bir yılanı görmek için günlerce beklediğini sonradan öğrendim. Benimki gelip selamını verip gitti. Arka bahçemde bulduğum tahta yılanın ardından karşıma çıkan bu canlı ve çok zehirli yılan bana bir şey anlatıyor muydu bilmiyorum. Belki bazı şeyler açıklanmak için değil, görücülüğünüz için gelir.
Ollantaytambo’dan Hidroeléctrica’ya geçip oradan ormanın içinden yaklaşık altı saat yürüyerek Machu Picchu’ya ulaşmıştım. Maymun çığlıkları, kuşlar, muz ağaçları, yemyeşil vahşi orman… Machu Picchu muhteşemdi ama o altı saatlik yürüyüş de yolculuğun kendisiydi. Ve hoş geldin der gibi gökkuşağı belirmişti. Şimdi yeniden gitmek istememin nedenlerinden biri de bu. Çünkü insan bazen bir yere, yarım kalmış bir yolculuğa gök kuşanın üzerinden geçerek geri döner.
Bir de bütün bunların arasında komik bir ayrıntı vardı. Peru’ya gitme kararımı tetikleyen araba, defalarca görünür oldu. Bir kez orman yolunda, sonra Pazar yerinde ve dönüş günümde Lima’da bu kez başka bir şekilde karşıma çıktı. Beni sanayide gezdiren Venezuellalı genç, benim arabamın aynı modelinin sarı renkli olanıyla taksicilik yapıyordu. Arabanın durumunu anlatınca bana yardımcı oldu ve yedek parçayı yarı fiyatına bulup aldı. Peru’dan dönerken bavulda arabanın parçası da vardı. İnsanlar Peru’yu sorunca, “Hahaha, aracın distribütörü bozulmuştu, onu almaya gittim,” diyerek gülüyordum.
Şimdi yol yeniden açıldı önümde. Yine özentisiz, hasetsiz kendi mucizevi hayat birikimlerimle. Aynı coğrafyaya gidiyorum belki ama aynı yoldan gitmek zorunda değilim. Çünkü yol değişiyor, ben değişiyorum, algının kapıları değişiyor. Sabır doğumla başlar, yaşama aittir. Yaşam bittiğinde sabıra artık ne kalanın ne gidenin ihtiyacı yoktur. Özgürlüğün bedeli acıdan bağımsızlaşmaktır. Unutun o “acı insanı güçlendirir” safsatasını. Özgür olmak istiyorsanız bağımsızlığınızı her yere, her şeye, her duruma, herkese karşı koruyun. Bırakın başkalarını, kendinizle bile yarışmayın. Bugün böyleyiz, yarın meçhul. Sadece bilinmezliğe giderken olan niyetiniz yolunuza ışık tutsun.
Peru’da Mavi Gül yok. Ama mavi bir zambak var, mavi bir kelebek var. Belki de gerçekte olmayan Mavi Gül, gerçek olanların arasından böyle geçiyor: Bir zambağın mavisinde, bir kelebeğin kanadında, gökyüzünün bir anlığına yere değen renginde. Ben çiçeği aramıyorum; İmgenin, işaretlerin beni nereye götürdüğüne bakıyorum.
Mavi Gül de artık yalnızca Peru’nun kendisi değil; bu yolculuğun, çağrının, bilinmeyene doğru yürüyüşün, uçuşun ve algının değişebilmesinin ezoterik imgesi. Bir yılanın selamında, Amazon ormanı yolunda, dolunayın altında, gökkuşağında, bir bitkinin yaşamını görürken açılan algıda yeniden beliriyor.
Savaşçı hakikiyse, yol da hakikidir. Olmayana üzülmeyeceksin. Olana sevineceksin.
Orada tanıştığım bütün canlara şükranlar ve selam olsun yeniden.
Sürecek.
Yazar : Feryal Çeviköz