fbpx

18 Haziran, 2019

Safir

Haftalar önceydi. Yolculukların ilk defa gidilen şehirlere olanlarını pek seviyorum. Hiç tanımadığım insanlar, hikayeler belki bir daha karşılaşmayacağım ama heybemi yenilerle dolduran rüyaları ve rastlantıları… Ağır bir yazın bitmesine az kalmıştı, şehrim bunalmış ben bunalmış, doğum günü hediyesi biletim gelince, yolu biraz uzatıp attım kendimi…

Ege’ de bir yerlerde, ara bir durakta ne köy ne kasaba birkaç saat geçirecektim. Neden orasıydı, bir canım çay çekmişti, bir de otobüs durmadan birkaç dakika önce uyumuyordum ama dalmıştım biri adımı söyledi, irkildim açtım gözlerimi, biri seslendi mi? Diye ayağa kalkıp soracaktım, otobüs durmadan hemen önce…Tabelasını okuyup iniyorum, kahve ile cafe arasında ama ağaçlar altında bir yeri seçiyorum, diğer otobüs birkaç saat sonra gelecek. Tahta masaya yerleşiyorum, mola yerinden uzaklaşıyor otobüs, western filmleri geliyor aklıma, kendi kendime gülüyorum. Arka arkaya iki çay, yine adımı duyuyorum, sıcaktan diyorum, aramasını istediğin biri var, kendine oyun oynama Zeynep diyor iç sesim dolaşalım… Ne köy ne kasaba yerin denize epey yolu var, dükkanlar, arada geçen motosikletler, traktörler, yemenili kadınlar, uzaktan deniz görünüyor, arkada zeytin ağaçları, sokaklarda iğde ağaçları… Bazen rastlantılar rüyalardan öncedir unutmuşum Sevgili Ekosistem… Bir kırtasiyenin önünden geçiyorum, vitrininde western afişi olan ve o afişin altında beyaz kocaman bir kuvars duran kaç kırtasiye dükkanı vardır, zemininde renkli kalemler, renkli defterler var… Aaa! Benim güzel Senkronizasyon…

safir

Yasalarım… Western… İçeri… “Merhaba” elimde sarı bavul, ayağımda şalvar, ama boncuklar ama dövmeler ben olsam ben de şaşırırım diyorum ki… -“Merhaba diye tekrarlayıp ekliyor beyaz kuvars değil o Opal…” Diyor tahminen 50-55 yaşlarında kır saçlı ve gayet keskin bir ses tonuyla… Hemen savunmaya geçiyorum “-Yakından bakmadığım için o kadar gördü “Ukalayım… -“ Öyle mi? Görmek için bakmak gerekmiyor zaten sadece görmek iste!” Yumurta tavuk meselesine dönecek… Birkaç saniye geçiyor, peki diyorum, tam sırtımı dönüyorum, -“Çay içer misin?” diyor, çayın kutsal çağrısı… O zaman anlıyorum ki aklımdan geçenleri okuyor. Paketi ve suyu yanımda açıyor, bana göstererek çünkü aklımdan geçen iyi de şimdi ya içine bir şey atarsa”… Kendime gülüyorum. Çay ile beraber 45 dakikanın sonunda klasik bir Metropolden kaçış hikayesinin, yüzlerce ülke gezen, yüzlerce insan tanıyan, tıp eğitimi alan ama doktorluk yapmayan, annesinin kırtasiye dükkanı işleten ve kendi tabiriyle yolculara ara durak birinin hikayesi… O konuşuyor, ben dinliyorum, bu arada vitrinin arkasından bir kutu çıkarıyor, kutuyu açıyor, çok fazla kristal yok, ama ama ama … Sarı küçük bir kristal… Muazzam, muhteşem, gözümün içine bakıyor, dokunabilsem, ne güzelsin, “Bu kristal?” sormama fırsat vermiyor, “Sarı bavulu bırak gel yemek yiyelim” Ama şey”…duymuyor bile…İçimden “arkadaş hep mi bana Huysuz Rehberler denk gelir hep mi inatçı olur “diyorum. Kapıyı kilitlemiyor, çekerken cevap veriyor; “Senin inadından olmasın” Ne kadar acele edersen o kadar sabır der… Evet sinirden gülüyorum. Çorba, Taze fasulye, tedirgin kaçamak bakışlar, ekstra yoğurt… Zor sabrediyorum ama ediyorum, aklım fikrim sarı taşta…

Dükkana dönüyoruz, otobüse az kaldı diyorum…”Hemen pazarlık” diyor bu defa gülümseyerek… Kutuyu öne doğru çekiyor… Bu kuvars, bu aytaşı ki sen bilirsin, bu pembe kuvars…Çok nadir ve temiz kristaller, yavaş yavaş söylüyor, Bu da diyor “Nadide Safir” sarı kristal bana gülümsüyor, aytaşım, kyanitim ve beyaz kuvarsım ile mutlu mesut yaşıyordum yahu ateş düştü içime, “Dokunabilir miyim?” “Hayır” diyor buz gibi bir sesle…”Sadece yaklaşabilirsin… Yüzüm ile parmak ucu kadar Safir arasında milimetrik bir mesafe var, Safir Güneş gibi, içimde büyük bir sevinç, kocaman bir nefes alıyorum, kalbim açılıyor, gözlerim doluyor, kocaman bir duygu…

Büyük Sarı Güneş gibi bir ışık diyorum. “Zeynep bunu sana veremem ama bulacaksın Safirini… Almaktan çok verdiklerin, iyi niyetlerin, herkes için dilediklerin bolluk olarak gelecek neyin bolluğunu diliyorsan, Jüpiter gülümsediğinde Eylül’ü bekle…” Arayacağım diyorum. Bana benim hep tekrarladığım sözü hatırlatıyor çıkmadan önce…”Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır” İçim buruk… Sahip olmak değil başka bir hal… Yol boyu düşünüyorum ama tatil, gezme derken, her gittiğim kristal satan dükkanda “çok zor bulunur”lar, her yere haber bırakmalar, yüksek fiyatlar yine de bulunamayanlar, içime sinmeyen bir şeyler derken… Kedimin kaybolması ile iki gün safiri unutuyorum.

Sarı Kızım dönüp, kucağıma kıvrılıp beraber uyuduğumuz sabah rüyamda avucumun içinde bir güneş var, sarı parlak, uyanıyorum Ay Kızına Güneş hayırlar ola… Uyandıktan bir süre sonra Beyaz Kuvarslı Kırtasiye’den mesaj var: “Jüpiter Güneş’ten parlak değildir ama göz kamaştırır Bayan Yengeç Terazi’de Yükselirse” gülümseyen yüz… O saatlerde haber alıyorum sarı safir bir yüzüğün bana gelme ihtimalini… Eylül’ün Onikisinde iki melek getiriyor, yüzüğün parmağıma tam oluşunu, içimi kaplayan büyük sarı ışığı kocaman sevinci içime dolduruyorum.

Kainata, rastlantılara ve bolluğun her çeşidine ışığın ihtişamına şükranla hem neymiş bazen rastlantılar rüyalardan önce Merhaba Jüpiter ve teşekkür ederim..

Benzer yazılar

1 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir