Site icon Yuvaya Yolculuk Dergisi

Zihnin şapşik geviş getiren halleri

İçimde hiç kapanmayan bir radyo var. Frekansı durmadan kayıyor; bazen cızırtılı bir geçmiş şarkısına takılıyor, bazen geleceğin henüz çekilmemiş filmlerine fragman yetiştirmeye çalışıyor. Arada bir, hiç beklemediğim bir anda, yıllar önce duyduğum bir cümleyi yeniden çalıyor. Ben de oturup dinliyorum. Sanki o cümleyi ilk kez duyuyormuşum gibi değil de bu defa içinden başka bir anlam çıkacakmış gibi. Ama en sık yaptığı şey, düpedüz geviş getirmek.

Günün ortasında, durup dururken kendimi aynı düşünceyi ellinci kez çiğnerken buluyorum. Zihnim aynı cümleyi farklı tonlamalarla yeniden kuruyor, sanki bir öncekini beğenmemiş gibi. Bir saat önce bitmiş bir konuşmanın hevesini, beş yıl önceki bir kırgınlığın tortusunu ya da yarın belki hiç yaşanmayacak bir ihtimalin kaygısını alıp yeniden ağzına atıyor. Üstelik bunu öyle bir ciddiyetle, öyle hayati bir görevmiş gibi yapıyor ki bazen kendisine bakıp gülmek istiyorum. Bazen de insanın kendi zihninden kaçacak bir kapı araması gibi bir şey bu. Kapıyı açıyorsun, yine içeridesin. Başka bir kapı deniyorsun, o da aynı odaya çıkıyor.

Zihnim bu işi yaparken kendisini son derece önemli sanıyor. Sanki dünyada olup biten her şeyin sorumluluğu ona verilmiş, sanki bir an durursa hayatın bütün düzeni bozulacak. Bir düşünceyi yeterince uzun süre çevirirsem doğru cevabı bulacağım, bir konuşmayı yeterince ayrıntılı incelersem karşımdakinin aslında ne demek istediğini çözeceğim, geçmişteki bir olayı yeniden oynatırsam bu defa farklı bir sonuç elde edeceğim sanıyor. Ne tuhaf bir çalışma düzeni. İnsan kendi içinde bir mahkeme kuruyor, kendisini hem savcı hem sanık hem de hâkim ilan ediyor. Üstelik duruşmaların çoğu gece yarısı yapılıyor ve kararlar genellikle sabaha karşı veriliyor. Sabah olunca da bütün bu kararların ne kadarının gerçek, ne kadarının uykusuzluğun eseri olduğunu anlamaya çalışıyoruz.

Zihin, hiç susmayan bir geveze. Kelimelerle geviş getiriyor, kurgularla besleniyor, düşlerle sarhoş oluyor. Bir an kendi ürettiği bir senaryoyla havalara uçup çocukça bir mutluluğa sarılıyor; hemen ardından yine kendi uydurduğu küçücük bir ihtimalin gölgesinde büsbütün karamsarlaşıyor. Sanki durmaksızın çalışan, hiç yorulmayı bilmeyen bir çark gibi, görünmez bir frekansta titreyip duruyor düşünceler. Oradan oraya savruluyor; ne tam olarak şimdiye basabiliyor ayağını ne de geviş getirdiği geçmişi gerçekten sindirebiliyor. Sanki her lokmayı yutmadan yeniden ağzına alan huzursuz bir çocuk gibi.

Bir bakıyorsun, daha yaşanmamış bir konuşmanın içinde kendini savunuyorsun. Karşındaki insan henüz tek bir kelime etmemiş ama sen çoktan üç farklı cevap hazırlamışsın. Bir bakıyorsun, yıllar önce söylenmiş bir sözün karşısında yeniden susuyorsun. O gün söyleyemediğin cümleyi bugün içinde kuruyorsun; sonra o cümleyi de yeterince iyi bulmayıp bir başka biçimde söylüyorsun. Zihin, insanın başına gelmemiş olayların provasını yaptırıyor. Perde açılıyor, oyuncular yerini alıyor, replikler okunuyor. Seyircisi de sensin, yönetmeni de. Bazen oyunun sonunda alkışlayan yine sensin. Bazen de bütün salonu kendin terk ediyorsun.

Asıl tuhaf olan, çoğu zaman bunların hiçbirinin o anda yaşanmıyor olması. Bir şey bitmiş, ama zihnin bitmesine izin vermiyor. Bir şey henüz olmamış, ama zihnin çoktan olmuş gibi davranıyor. Bir insanla konuşmuşsun, konuşma sona ermiş, herkes kendi hayatına dönmüş. Sen ise içeride hâlâ o konuşmanın bir köşesinde oturuyorsun. Çayın soğuyor, telefonun ekranı kararıyor, dışarıda insanlar otobüse yetişiyor, birileri pazardan domates alıyor, bir çocuk annesinin elini çekiştiriyor. Hayat kendi halinde devam ediyor. Senin zihnin ise bir cümlenin virgülünde takılmış, oradan bir türlü çıkamıyor.

Oysa dışarıdan baksanız, sakin bir odada oturmuş bir fincan çay içiyorumdur sadece. Elimde buğusu tüten çay, gözlerim belki pencerede. Dışarıdan bakana göre ortada olağanüstü hiçbir şey yoktur. Bir insan çay içiyordur. Hepsi bu. Ama kimse bilmez o an içeride kaç farklı tiyatro oyununun sahnelendiğini, kaç gereksiz cümlenin tekrar tekrar sarıldığını, kaç kez aynı perdenin açılıp kapandığını. Birileri içeride geçmişi sorguluyordur, birileri geleceği planlıyordur, birileri de henüz olmamış bir felaketin hesabını tutuyordur.

Bazen düşünüyorum da zihnim, kendi kurduğu kalabalıktan yorulup yine kendi kurduğu bir sessizliği arıyor. Önce ortalığı birbirine katıyor, sonra da neden bu kadar gürültü olduğunu anlamaya çalışıyor. Bir evin bütün odalarında aynı anda ışıkları yakıp sonra elektrik faturasına şaşırmak gibi. Hangi düşünceyi neden çağırdığını, hangisini neden bu kadar uzun süre misafir ettiğini sormuyor kendine. Her geleni içeri alıyor. Kimi eski bir kırgınlık, kimi gereksiz bir korku, kimi de insanın kendi kendisine anlattığı fazlasıyla inandırıcı bir hikâye. Sonra bütün bu misafirler aynı masaya oturuyor ve ben, ev sahibi olarak, hangisine çay koyacağımı şaşırıyorum.

Zihnin bu yorulmaz, kendi etrafında dönüp duran tatlı ama yorucu saflığı da burada başlıyor galiba. Her defasında aynı oyuna kanması, her defasında dünyayı yeniden kurtarıyormuş gibi aynı düşünceyi ciddiyetle çiğnemesi… İnsan bazen ona bakıp, “Yeter artık, biliyorsun bu hikâyeyi,” demek istiyor. Ama zihin bilmiyor, ya da bilmek istemiyor. Belki de biliyor ama bildiği şeyi bırakmaya gönlü razı gelmiyor. Çünkü bazı düşünceler çözülmek için değil, alışkanlıktan taşınmak için tutuluyor içimizde. Bir süre sonra insan düşüncesini değil, düşüncesinin kendisinde bıraktığı hareketi yaşamaya başlıyor.

Bir kırgınlığı düşünüyorsun, sonra o kırgınlığın sende bıraktığı duyguyu düşünüyorsun. Ardından o duyguyu neden hâlâ taşıdığını sorguluyorsun. Sonra kendine, neden bu kadar çok düşündüğünü soruyorsun. En sonunda da bütün bunları düşündüğün için kendine kızıyorsun. İşte zihnin kendi kuyusuna merdiven dayama biçimi. İniyorsun, bir basamak daha buluyorsun, biraz daha aşağıya iniyorsun. Sonra yukarı bakıp neden bu kadar derinde olduğunu anlamaya çalışıyorsun. Oysa seni buraya getiren şey, çoğu zaman bir düşüncenin kendisinden çok, o düşünceyi bırakmayı beceremeyişin oluyor.

İnsanın kendi zihniyle kurduğu ilişki biraz da buna benziyor. Bir yandan ona güvenmek istiyorsun, çünkü düşünmek, anlamak, değerlendirmek ve seçim yapmak zorundasın. Diğer yandan, zihnin ürettiği her şeyin gerçek olmadığını da öğrenmen gerekiyor. Çünkü zihnin bir ihtimali düşünmesi, o ihtimalin yaşanacağı anlamına gelmiyor. Birinin sana cevap vermemesi, senden nefret ettiği anlamına gelmiyor. Bir konuşmada istediğin cümleyi kuramamış olman, hayatının geri kalanında hep eksik kalacağın anlamına gelmiyor. Geçmişte yaptığın bir hata, bütün geleceğini yönetmek için sana verilmiş bir ceza belgesi değil. Ama zihin, bazen bütün bunları birer kesin hüküm gibi önümüze koyuyor.

Hele bir de insanın kendisine karşı fazla ciddi olduğu zamanlar var. Her düşüncesini dikkate değer bir mesaj, her kaygısını dikkate alınması gereken bir uyarı, her iç sıkıntısını da çözülmesi gereken büyük bir mesele sanması. Sanki içimizden geçen her şeyin bir açıklaması olmak zorunda. Sanki her sessizlik mutlaka bir şey anlatmalı, her huzursuzluk bir yere bağlanmalı, her günün sonunda kendimiz hakkında yeni bir şey öğrenmeliyiz. Oysa bazen insan sadece yorulmuştur. Bazen bir düşünce, üzerinde durulmadığında kendi kendine dağılacak kadar önemsizdir. Bazen de ortada çözülmesi gereken bir mesele değil, biraz uykuya, biraz yürümeye, biraz da hiçbir şey yapmadan oturmaya ihtiyaç vardır.

Ama bunu zihne anlatmak kolay değil. Çünkü zihin, boş durmayı çoğu zaman bir kayıp gibi görüyor. Bir şey yapmıyorsan bir şey kaçırıyormuşsun gibi davranıyor. Sessiz kalırsan hayatın gerisinde kalacağını, bir sorunu düşünmezsen o sorunun seni hazırlıksız yakalayacağını, bir ihtimali hesaplamazsan başına geldiğinde ne yapacağını bilemeyeceğini söylüyor. Her şeyi önceden düşünerek kendini koruyabileceğine inanıyor. Bir bakıma iyi niyetli bir telaş bu. Ama iyi niyetli olması, her zaman işe yaradığı anlamına gelmiyor. Bazen korumaya çalıştığı insanı, kendi kurduğu korkuların içine hapsediyor.

Bunu fark ettiğim zamanlarda zihnime kızmaktan çok onu izlemeye çalışıyorum. Her zaman becerebildiğim söylenemez. İnsan kendi düşüncelerinin içinde yaşarken, dışarıdan bakıyormuş gibi davranamıyor. Ama arada bir, düşüncenin kendisiyle düşünceye kapılmak arasındaki farkı görebiliyorum. Bir şey aklımdan geçiyor. Sonra onun peşinden gitmeden önce duruyorum. Bu düşünce gerçekten şu anda yaşadığım bir şey mi, yoksa zihnimin biraz önce açtığı başka bir dosya mı? Bu korkunun karşılığı dışarıda var mı, yoksa ben kendi içimde bir ihtimale hayat mı veriyorum? Bu cümleyi gerçekten söylemem gerekiyor mu, yoksa onu yalnızca zihnimde tekrar ettiğim için mi önemli sanıyorum?

Bunlar insanı bir anda bütün düşüncelerinden kurtaran sorular değil. Zaten böyle bir kurtuluş fikri de zihnin başka bir oyununa dönüşebilir. “Artık hiç kaygılanmayacağım, hiçbir şeyi kafama takmayacağım, her şeyi olduğu gibi kabul edeceğim,” diye yeni bir hedef koyarsın kendine. Sonra ilk kaygı geldiğinde onu da başarısızlık olarak görürsün. Bu kez de kaygılandığın için kaygılanmaya başlarsın. Zihin, kendisini susturmak için kurduğun cümleyi bile alıp yeni bir geviş malzemesine dönüştürebilir. İnsan bazen kendi iç huzurunu bile performans hedefi haline getiriyor. Huzurlu olmayı da başarması gereken bir iş gibi görüyor. Sanki hayatın sonunda bize bir değerlendirme formu uzatılacak: “Kendinizi ne ölçüde sakinleştirebildiniz?”

Belki de mesele, zihni susturmak değil. Her düşündüğümüz şeye cevap vermek zorunda olmadığımızı öğrenmek. İçimizden geçen her cümleyi sahiplenmek, her ihtimali değerlendirmek, her anıyı yeniden yargılamak zorunda değiliz. Bir düşünce gelebilir ve biz ona kapıyı açmadan da varlığını fark edebiliriz. Bir duygu içimizde belirir, onu hemen açıklamaya çalışmadan da bir süre taşıyabiliriz. Her şeyin adını koymak, her şeyin nedenini bulmak, her şeyi bir sonuca bağlamak zorunda değiliz. Çünkü bazen insanın kendisiyle kurduğu en sağlıklı ilişki, kendi içinden yükselen her sese cevap yetiştirmeyi bırakmasıyla başlıyor.

Belki de sırf bu yüzden, zihnin bu sevimli gevezeliğini çok ciddiye almamak gerekiyor. Bir çocuğu izler gibi izlemeli onu: oyuncağını elinden almadan, ama oyuna da fazla ortak olmadan. Bırakmalı; varsın geviş getirsin, varsın hayali felaketlere üzülüp hayali zaferlerle mutlu olsun. Varsın bir süre aynı düşüncenin etrafında dolansın. Her dönüşünde onu kolundan tutup başka bir yere sürüklemek zorunda değiliz. Çünkü bazı düşünceler, peşlerinden gidilmediğinde kendi yollarını kaybediyor. Bazıları da bir süre sonra, bütün o gürültünün içinde aslında ne kadar küçük olduklarını gösteriyor.

İnsan kendi zihnine biraz mesafe koymayı öğrendiğinde, hayatın her anını zihninin açıklamalarına teslim etmek zorunda olmadığını da fark ediyor. Bir fincan çayın yalnızca çay olmasına izin verebiliyor. Pencereden görünen ağacın bir işaret, gökyüzündeki bulutun bir mesaj, içindeki huzursuzluğun mutlaka çözülmesi gereken büyük bir hakikat olmadığını anlayabiliyor. Her şeyin altında başka bir anlam aramadan da yaşayabilmek, belki de zihnin sürekli anlam üretme telaşına karşı küçük ama önemli bir özgürlük. Çünkü bazen bir şey yalnızca olduğu şeydir. Bir çay, bir ağaç, bir akşamüstü, bir insanın susması. Hepsini zihnimizin mahkemesine çıkarmadan da onlarla karşılaşabiliriz.

Sonunda öğrenmemiz gereken tek şey, zihnin bir çocuk gibi yorulup kendiliğinden susacağı o anı sabırla beklemeyi bilmek olmayabilir. Belki onun susmasını beklerken kendimizin de her şeyi çözmek zorunda olmadığını anlamaktır. Çünkü zihin bazen susmaz. Bazen düşünceler yine gelir, aynı kapıyı çalar, aynı eski cümleyi önümüze koyar. Bazen bütün farkındalığımıza rağmen yeniden bir konuşmanın içine düşer, geçmişin bir köşesine takılır, geleceğin henüz yaşanmamış bir gününde dolaşırız. İnsan olmak biraz da bu. Kendimizi bütün bunlardan arındırılmış, kusursuz bir dinginliğe ulaştırmak değil; zihnimizin şapşik hallerine rağmen hayatla ilişkimizi sürdürebilmek.

Bir süre sonra belki şunu öğreniyoruz: Düşüncelerimizin hepsine inanmak zorunda değiliz. Hepsini çözmek, hepsini açıklamak, hepsinin peşinden gitmek zorunda da değiliz. Zihin bir şey anlatabilir. Biz dinleyebiliriz. Ama her anlatılanı doğru kabul etmek, her hikâyenin içinde başrol oynamak zorunda değiliz. Bazen sadece oturup çayımızı içebiliriz. Dışarıdaki hayatın kendi akışında ilerlediğini fark edebiliriz. Bir otobüs geçer, biri güler, rüzgâr perdeyi hafifçe oynatır. Ve biz, uzun zamandır ilk defa, zihnimizin bütün gürültüsüne rağmen o anın içinde olduğumuzu hissederiz.

Derin bir nefesin ardından gelen, hiçbir şeyin geviş getirilmediği o berrak, o eşsiz sessizlik… Belki de aradığımız şey tam olarak bu değildir. Belki sessizlik, zihnin tamamen susması değil; onun konuştuğunu duyarken hayatın sesini de kaçırmamayı öğrenmektir. İçimizdeki radyonun frekansı yine kayabilir. Geçmişten bir şarkı çalabilir, geleceğin fragmanı yeniden başlayabilir, aynı düşünce bir kez daha ağzımıza gelebilir. Olsun. Her defasında ayağa kalkıp onunla birlikte başka bir yere gitmek zorunda değiliz.

Bazen düşünceyi olduğu yerde bırakıp çayımızdan bir yudum almak da bir seçimdir. Bazen bir cümleyi tamamlamadan geçmek, bir soruyu o gün için cevapsız bırakmak, bir ihtimali kendi haline bırakmak da mümkündür. Zihin bütün bunları hemen anlayamayabilir. Hatta belki bir süre daha bize ne kadar önemli işlerimiz olduğunu anlatıp durur. Ama biz de yavaş yavaş öğreniriz. Her düşünce bir görev değildir. Her kaygı bir talimat değildir. Her geçmiş anı yeniden yaşanmak için kapımızı çalmaz.

Ve belki bir gün, yine aynı düşünceyi ellinci kez çiğnerken kendimizi yakalarız. Bu defa ona kızmadan, kendimizi suçlamadan, bütün o ciddi ifadeyi yüzümüze takmadan bakarız. “Sen yine mi geldin?” deriz içimizden. Sonra hafifçe gülümseriz. Çünkü hikâyeyi biliyoruzdur artık. Sonunu değiştiremesek de aynı hikâyenin içinde sonsuza kadar oturmak zorunda olmadığımızı anlamışızdır.

Zihnimiz geviş getirmeye devam edebilir. Biz de yaşamaya.

Belki mesele, o şapşik radyoyu kapatmak değil; arada bir sesini kısıp dışarıdaki hayatı duyabilmektir.

 

Instagram Murat Tali

Yazar

Exit mobile version