Site icon Yuvaya Yolculuk Dergisi

Ahlak adına ahlaksızlık

Sistem her zaman klinik narsisttir. Bedel ödemek istemez. Ta ki niyeti güçlü olan bir kadın baş kaldırana dek…

The Woman in the Wall (Duvardaki Kadın), Joe Murtagh’ın yarattığı, 2023 yapımı altı bölümlük bir BBC dizisi. Başrollerde Ruth Wilson ve Daryl McCormack var. Yönetmenleri Harry Wootliff ve Rachna Suri. İrlanda’daki Magdalene Laundries’in gerçek tarihinden esinlenen dizi, genç yaşta bir manastıra kapatılan ve çocuğu elinden alınan ve kendisine benzeyen kadınların yaşadıklarını, Lorna Brady’nin yıllar sonra geçmişiyle yüzleşmesini bir cinayet soruşturması üzerinden anlatıyor. Çekimlerin önemli bölümü Kuzey İrlanda’daki Portaferry’de gerçekleştirilmiş. İrlanda çok güzel ama…

Ailen tarafından dışlansan, toplum tarafından dışlansan, yıllarca köle gibi çalıştırılacağın din yelpazesi altındaki kurumsal bir yerde hapis hayatı yaşasan, evlilik dışı doğum yaptın diye çocuğun elinden sökülüp alınsa…

Herkese öğretilen dinsel masumiyete inanmışsındır o yüzden din adamından, din kadınından masumiyeti ihlal edecek bir davranış beklemezsin. Hatta o davranışı görsen bile o cezayı hak ettiğine inandırılacak kadar manipüle olabilirsin.

Oysa, çocuklarından kopartılan annelerin rahimleri bir başka türlü erk biriktirir. Peri enerjisi burada kadınların yaşam veren, besleyen, kutsal ve özgür dişil gücünü taşır. Ama bu güç bastırılıp annelikleri ellerinden söküldüğünde, o peri enerjisi rahimlerinden yükselen bir cadı enerjisine dönüşür.

Magdalene Çamaşırhaneleri’ni işleten bu dinî sistem, hiç tartışmasız, toplumsal bozukluk olarak sunulan hayata dair konuları ticarete dönüştürmüş. Para kazanmak için insanlara, kadınlara, çocuklara eziyet eden bir zihniyet.

İzlerken rahminize kramplar giriyor. Empatinin en derinini yaşıyorsunuz. İnsan ticaretinin, annelerinden din maskesi takan iblisler tarafından çalınmış masum çocuklar üzerinden yapılmış olduğuna tanıklık etmek hiç kolay değil. Çocuksuz bir aileyseniz, din adamı, din evine bağış yapılmasını istiyor ve karşılığında nur topu gibi bir çocuğunuz oluyor. Derinlerde bir yerlerde vicdanınızı rahatsız eden bir şey olsa bile kendinizi masum bir bebeğin gülümsemesiyle rahatlatıyorsunuz belki de. Acı gerçeğe kör baktığınızın farkında değilsiniz, ya da umursamıyorsunuz. Din adamlarının, iyi anne olamayacağına karar verdiği gencecik, hatta çocuk yaştaki kadınlardan kopartılmış bebekleri, çocukları evlat ediniyorsunuz. Sonradan sorun çıkmasın diye, o bebeklerin adına ölüm sertifikası düzenlenmiş olduğunu bilmiyorsunuz bile…

Duygusal, psikolojik şiddet ve tacizin bilinçte yarattığı manipülasyon yıllar geçse bile kolay kolay onarılamaz. Ve yıllar sonra bile o günleri hatırlamak bir başka gerçeklikte, bir başka algı kapısından geçmiş olmak anlamını taşıyabilir. Gerçeğin peşinden koşma niyetinin önüne hiçbir sahte gerçeklik geçemez.

Kadınların alıkonulduğu kurumların adının “çamaşırhane” olması, bir tür sahte ahlaki temizlik yapılmaya çalışıldığını da çok ironik biçimde ortaya koyuyor.

Bilen bilir, sistem tüm delillere rağmen yaptıklarının hesabını vermek istemez. Sistem her zaman klinik narsisttir. Yıllar önce sattıkları çocuklardan aldıkları paralarla, hiç utanmadan, sizden bu sefer de hakkınızı arama özgürlüğünüzü satın almaya çalışırlar.

Ama bütün bu vicdansızlığın içinde vicdanını kaybetmeyen insanlar da vardır. Farkındalık kazanmış bir rahibe olan Aoife, yıllarca saklanan gerçeğin ortaya çıkması için harekete geçer. Çocukken aynı sistem tarafından satılmış olan polis Colman, şimdi yıllar sonra o sistemin işlediği suçların peşine düşer. Böylece olayın çözülmesinde, sistemin bütün baskısına rağmen vicdanını koruyabilmiş insanların da payı olduğunu görürüz.

Ve sonunda ahlak zabıtası kılığındaki hadsiz vicdanların çenesine indirilen bir kadın yumruğunu alkışlarsınız gönülden.

Dizinin atmosferi ve kurgusu da anlattığı hikâye kadar güçlü. Karanlık, tekinsiz ve sürekli bir şeylerin yüzeye çıkmak üzere olduğu hissini hep ön planda tutuyor. Gizem, yavaş yavaş açılırken seyirciye bütün cevapları hazır sunmuyor; parçaları birleştirmenize izin veriyor. Lorna’nın yaşadığı gerçeklikle cinayet soruşturmasının iç içe geçmesi, geçmiş ile bugünün birbirine karıştığı o rahatsız edici atmosferi daha da güçlendiriyor. Hikâye ilerledikçe merak duygusu sürekli yükseliyor; her yeni bilgi bir önceki soruyu cevaplamak yerine başka bir kapıyı aralıyor.

Kısacası Duvardaki Kadın, yalnızca konusu nedeniyle değil, gizemi kurma biçimi, atmosferi ve sürükleyiciliği açısından da sonuna kadar izleten bir psikolojik gerilim polisiyesi olmayı başarmış.

Lorna’nın peşine düştüğü şey özgürlükten önce gerçek! Sistem onun geçmişini değiştiremez, yaşadıklarını telafi edemez, yaşamadıklarını geri veremez artık. Ama Lorna, kendisine yıllarca dayatılan sahte gerçekliğin yerine çıplak gerçeği seçer. Dizinin buruk da olsa gülümseten sonu tam da burada noktayı koyuyor. Hayatları çalınmış bütün o kadınlara gerçek hayatta mutluluklar dileyelim.

Sanırım ikinci sezon da çekilecekmiş. İlk sezonun sonunda, manastırlardaki rahibelerin ve iş birlikçilerinin bebekleri ailelerinden koparıp sahte ölüm belgeleri düzenledikleri, çocukların da “bağış” karşılığında başta Amerika olmak üzere yurt dışındaki ailelere verildiği ortaya çıkıyor. James Coyle ve Peder Percy’nin yürüttüğü bu insan kaçakçılığı ağının bütün bağlantıları ise açığa çıkmıyor tam olarak. Olası bir ikinci sezon, hikâyeyi İrlanda’nın dışına taşıyarak bu ağın uluslararası boyutuna ve geride bıraktığı mağdurlara uzanabilir.

 

Yazar : Feryal Çeviköz

Yazar

Exit mobile version