Bu soru, modern bilimin ve kadim felsefelerin en derin kesişim noktalarından biridir. Bilincin nasıl ortaya çıktığı ise hem bilim hem de felsefe açısından çözülmesi zor bir problemdir. Bu konuda sinirbilimden evrimsel psikolojiye kadar uzanan pek çok farklı yaklaşım var.
Bilim dünyası, bilincin biyolojik yan ürün mü yoksa evrenin temel bir özelliği mi olduğu konusunda bölünmüş durumda. Mesela Küresel Çalışma Alanı Teorisi; beyni bir tiyatro sahnesi gibi düşünür. Bilincin ise bilginin, beynin farklı bölgelerine yayıldığı ve “spot ışığının” altına girdiği an ortaya çıktığını savunur. Bizler bilgiyi paylaştığımız zaman bilinçli hale geliriz bu teoriye göre. Bir diğer teori olan Bütünleşik Bilgi Teorisi ise bilincin bir sistemin parçalarının birbirine ne kadar sıkı ve karmaşık bağlandığıyla (Phi değeri) ilgili olduğunu savunur. İşin ilginç yanı bu teoriye göre bilinç sadece biyolojik yapılara özgü olmayabilir. Yani nöronlara ihtiyacı yoktur. Eğer bilgisayar çipi, bir sosyal ağ veya yapay bir sistem, beynin nöronların arasındaki o karmaşık bilgi bütünleşmesini taklit edebilirse pekâlâ bir dereceye kadar bilinç sahibi olabilir. Aklınıza yapay zekâ geldi değil mi?
Aslında tam anlamıyla bilincin Dünya gezegeninde ilk ne zaman ortaya çıktığını bilemiyoruz. Sadece tahminler yürütüyoruz. Ancak bilincin, canlıların duyusal bilgilerini, eylemlerine rehberlik edebilecek deneyimlere dönüştürmek için belki de bir ihtiyaç üzerine ortaya çıkmış olabileceği düşünülüyor. Yani bilincin özünde “Bunu yaparsam şu olur,” veya “Şunu yaparsam bu olur,” gibi sebep-sonuç bağlantısı kurup, hayatta kalmamızı kolaylaştırmak yatıyor. Ve bu sayede acı ve zevki hissetmeye başlamış olabiliriz. Ayrıca zamanla sadece temel ihtiyaçlarımız değil, merak, duygular ve iç gözlemlerle de yönlendirildik. Yani zamanla kendimizin farkına vardık ve bilinç evrimleşmeye başladı.
İnsanlığın bilinci ilk ne zaman kullandığı ile ilgili ilginç bir teori var: İki Parçalı Zihin (Bicameralism) Teorisi. Psikolog Julian Jaynes, antik insanların -yaklaşık 3.000 yıl öncesine kadar- bugünkü anlamda bir bilince sahip olmadığını, beyinlerinin bir yarısının “emir veren tanrısal sesler” çıkardığını diğer yarısının ise “itaat” ettiğini savunmuştur. Bu teoriye göre modern bilinç, bu seslerin içselleştirilmesiyle doğmuştur. Biyolojik/evrimsel görüşe göre bilinç, milyonlarca yıl içinde kademeli olarak gelişmiştir. Yaklaşık 2 milyon yıl öncesi Homo Erectus ile birlikte karmaşık alet yapımı ve ateşin kontrolü, bir tür “stratejik planlama” dolayısıyla bilinç belirtisi olarak görülür. Küresel/dilsel görüş ise bilincin, dilin gelişimiyle -yaklaşık 50.000 ila 100.000 yıl önce- ortaya çıktığını söyler. Üst paleolitik (Eski Taş Çağı’nın üçüncü ve son alt bölümü) dönemdeki mağara resimleri ve ölü gömme ritüelleri, insanın sadece hayatta kalmak için uğraşmadığını ayrıca varoluşu ve ölümü düşündüğünü kanıtlamaktadır.
Bilinç bir simülasyon aracı olarak evrimleşmiş de olabilir. Hayvanlar dürtüsel hareket ederken, bilinçli canlılar geleceği simüle edebilir; yani “Bunu yaparsam ne olur?” sorusunu kendine sorabilir ve kendini koruyabilir. Sosyal uyum sağlayabilir. Diğerlerinin ne düşündüğünü anlayıp, buna göre eylemlerini planlayabilir. Hata kontrolü yapabilir. Davranışları başarısız olduğunda ise bundan sonuç üreterek yeni çözümler üretebilir. Bu da grup içinde yaşama ve toplumları oluşturmanın da temelini atar.
Felsefe ve spiritüalizme göre bilinç, bilimsel çevrelerdeki gibi “adaptasyon” ya da “evrimleşme” sonucu sonradan ortaya çıkan bir yan ürün değil, aslında evrenin ana maddesi. Yani bilinç ortaya çıkmadı; zaten vardı ve her şey ondan türedi. Evren de bilinçli bir varlıktır. Mesela Metafizik İdealizm’de (gerçekliğin temelinin zihin, ruh veya bilinç olduğunu savunan felsefi bir akım) bilincin veya ideanın temel gerçeklik olduğu savunulur. Bu görüşe göre dış dünya aslında bilincin bir yansıması veya kurgusudur. Yani bilinç hep vardı; madde ise bilincin kendini deneyimlemek için oluşturduğu formlardan ibarettir.
Panpsişizm’e (evrendeki her şeyin -atomlardan galaksilere, taştan insana kadar- bir tür zihin, bilinç veya ruhsal öze sahip olduğunu savunan felsefi bir görüş) göre ise bilinç, maddenin en temel parçacıklarında bile (atomlar, elektronlar) mevcut. Bilinç insanla başlamamıştır ve “evrenin dokusuna işlenmiş temel bir özellik”tir. Karmaşıklık arttıkça; atomdan hücreye, hücreden insana bu temel bilinç, kendinin farkına varan bir yapıya evrilir. Yani bir bitkinin bilinci ile insan bilinci arasındaki farkı düşünebiliriz.
Bilinç Beynin Bir Ürünü müdür
Nörobilim ve materyalist görüş bize, bilincin beynin bir ürünü olduğunu ve ölüm ile birlikte yok olacağını söyler. Bilinç; beyindeki nöronların etkileşimlerinden doğan daha doğrusu beliren bir özelliktir. Yani bu görüşe göre bilincin gizemli veya ruhani bir tözü yoktur; tamamen “beynin fiziksel bir işlevi”dir. Nasıl ki tek bir su molekülü “ıslak” değildir ama milyarlarca molekül bir araya gelince “ıslaklık” özelliği ortaya çıkarsa tek bir nöron da bilinçli değildir. Ancak milyarlarca nöron bir araya gelip etkileşime girdiğinde bilinç ortaya çıkar. Fakat bu görüşü benimsediğimizde bazı sorular zihnimizi meşgul eder. Bunlar:
- Beyin hasarı alan kişilerin karakterleri nasıl değişir? Nörobilim ve materyalist görüşe göre beynin hasar alan kısmına bağlı olarak böyle bir durumun gelişmesi doğaldır. Mesela prefrontal korteks zarar gördüyse karar verme, sosyal uygunluk ve kişilik kontrol merkezi zarar görmüş olur. Hasar sonucu kişi küfürbaz, saldırgan veya aşırı lakayt olabilir. Demek ki bilinç beyinden ayrı değil derler. Spiritüel ve idealist görüşler ise buna karşı radyo analojisi ile cevap verirler. Beyin bir jeneratör değil bir alıcıdır; tıpkı radyo gibi. Radyo bozulursa ses cızırtılı gelir veya kesilir. Ama bu, radyo yayıncının (bilincin) radyonun içinde üretildiği anlamına gelmez.
- Ağır alzheimer veya demans hastası olan, yıllardır kimseyi tanımayan ve beyni fiziksel olarak ciddi şekilde küçülmüş/hasar görmüş insanların, ölümlerinden hemen önce aniden tamamen kendilerine gelmeleri, yakınlarını tanımaları ve derin felsefi konuşmalar yapmaları nasıl mümkün olabilir? Nörobilim ve materyalist görüş, bilincin tamamen beyin dokusuna bağlı olduğunu savunduğu için bu durumu “mucize” olarak değil, henüz tam çözülememiş biyokimyasal bir son çaba olarak görür. Metafizik ve idealist yaklaşımlara göre ise bu durum yine radyo analojisi ile açıklanır. Radyo (beyin) tamamen parçalanmış olsa bile, yayın (bilinç/ruh) sağlamdır. Ölüm anında ruhun fiziksel bağları gevşediği için, beyin bir “engel” olmaktan çıkar ve bilinç doğrudan, filtresiz bir şekilde tezahür eder.
- Ölüme yakın deneyim yaşayanlar nasıl olur da kalbin durduğu, beyin dalgalarının düzleştiği anlarda berrak bir bilinç, geçmişe dönüş ve bedenden ayrılma anlarını hissettiklerini anlatabilirler? Nörobilim ve materyalist görüş, bilincin beyinden bağımsız olamayacağını savunur. Bu nedenle ÖYD sırasında yaşananları “ölmekte olan bir beynin son halüsinasyonları” olarak tanımlar. Mesela beyne oksijen gitmediğinde, beyin kabuğu (korteks) kontrolden çıkar. Bu durum, görme merkezinde “tünel görüşü” denilen fenomene (parlak ışığa doğru yürüme hissi) neden olabilir derler ve beyindeki anoksi (oksijen eksikliği) hiperkapni (karbondioksit artışı) veya beynin kendi ürettiği DMT/endorfin gibi maddelerin hâlüsinasyonlara yol açtığını söylerler. Buna karşın Dr. Bruce Greyson ve Dr. Sam Parnia ise “Eğer bilinç beynin ürünü ise beyin fonksiyonlarını en düşük olduğu veya tamamen durduğu bir anda nasıl olur da bilinç her zamankinden daha keskin, berrak ve mantıklı olabilir?” diye sorarlar. Bu noktada tam bir açıklama yapılamamaktadır.
“Düşünüyorum; o halde varım.”
Bilinç ile ilgili en klasik görüş, Descartes’ın bu sözü ile özdeşleşmiştir. Ona göre ruh ve beden (beyin) birbirinden tamamen farklı iki cevherdir. Beyin maddeseldir; yer kaplar ve ölümlüdür. Bilinç ise (ruh) maddesel değildir ve zaman/mekân üstüdür. Buna örnek olarak kaptan ve gemiyi verebiliriz. Gemi (beyin) hasar görürse kaptan (ruh) gemiyi istediği gibi yönlendiremez ancak geminin hasarlı olması kaptanın yok olduğu anlamına gelmez. Bunun spiritüel yansıması ise ölüm, ruhun bu eskiyen gemiden inip başka limana (veya boyuta) geçmesidir.
“Bilinç Evrenin Temel Bir Parçasıdır.” (Panpsişist, Panteist ve İdealist Görüş)
Bu görüş, bilincin sadece karmaşık beyinlere özgü olmadığını, evrenin temel bir özelliği olduğunu ve maddenin en küçük parçacıklarında bile bir tür ilkel formda var olabileceğini öne sürer. Panteizm bu görüşle yakından ilişkilidir; evrenin kendisinin tanrısal veya bilinçli bir bütün olduğunu savunur. Temel fikrine göre bilinç, beynin içinde üretilen bir şey değildir; evrenin en temel yapı taşıdır. Her atomda çok küçük bir bilinç kırıntısı vardır. Beyin ise bu kırıntıları organize eder. Mesela ışık ve prizma. Beyaz ışık evrensel bilinçtir; her yerdedir. Beyin ise prizmadır. O ışığı kırar ve renklerine ayırır. Bilincimiz o özel gökkuşağını oluşturur.
“Dünya bir illüzyondur. Ölüm; rüyadan uyanmaktır.”
İdealist bakış açısında göre özellikle Doğu felsefelerinde madde diye bir şey yoktur. Beyin de aslında bilincin içinde oluşan bir hayaldir. Gerçek olan tek şey bilincin kendisidir. Mesela rüyanda bir beyin ameliyatı olduğunuzu ve doktorun beyninize dokunduğunu görseniz; o beyin gerçek midir; hayır… O beyin de doktor da neşter de rüyayı gören zihnimizin bir parçasıdır. İdealistlere göre hayat da benzer bir zihinsel kurgudur.
Fonksiyonalizme göre ise bilincin ne olduğu önemli değildir; önemli olan ne yaptığıdır. Eğer sistem, bir girdi alıp onu işleyip bir çıktı veriyorsa -öz-farkındalık gibi- o sistem bilinçlidir. Windows işletim sistemi bir ruh mudur; hayır. Donanım mıdır; hayır. Çünkü başka bir bilgisayara da yükleyebiliriz.
Eğer ruhu bir “yazılım” olarak görürsek, bir gün bu yazılımı bir robota yükleyebilir miyiz? Bu soru materyalizm ve spiritüalizm arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır.
İlkçağ Filozofları Bilinci Nasıl Açıklar
Sokrates öncesi filozoflar bilincin evrenin ana maddesi(arkhe) bağlamında değerlendirirler. Ve bilinci, Arkhe den ayrı grmezler. Mesela Thales, “Her şey tanrılarla(can/bilinç) doludur,” diyerek canlı maddeyi görüşü savundu. Ona göre moknatısın demiri çekmesi bile onun bir tür ruh veya bilinç kırıntısına sahip olduğunu gösterir. Keza Herakleitos bilinci evrensel akıl/yaşa ile bağdaştırırdır. İnsan bilinci, evrendeki bu devasa ateşin/yasanın küçük bir parçasıdır.
“Benliğimi, hiçbir uzvum olmasa dahi idrak ederim.”
İbn Sina, bu konuda devrim niteliğinde görüşlere sahiptir. Kanun fi’t-Tıbb eserinde beyin fonksiyonlarını detaylandırmıştır ve bilincin bedenden bağımsızlığını kanıtlamak için ünlü “Uçan Adam” düşünce deneyini geliştirmiştir. Hiçbir duyusal verisi olmayan bir insanın bile “ben varım” diyebileceğini, yani öz-bilincin (self-awareness) fiziksel duyulardan bağımsız bir ruhsal öz olduğunu savunmuştur.
“Ruhun bedendeki durumu, binicinin at üzerindeki durumu gibidir; atın sakatlanması binicinin sanatına zarar verir ama onun varlığına halel getirmez.”
Gazali ise bilinci daha çok kalbi ve ruhsal bir nur olarak görmüştür. Ona göre beyin bir alettir; ruh, beyindeki sinirsel yolları kullanarak bedeni yönetir. Yani beyin hasar aldığında bilincin bozulması, “ustanın aletinin bozulması” gibidir, ustanın (ruhun) kendisinin değil.
“Bilinç; hatırlamaktır.”
Platon, bilinci bedenden tamamen ayırarak düalist(ikici) bir görüşün temelini atar. Ruh, bu dünyaya gelmeden önce saf gerçekliğin(idealar) olduğu yerdedir. Beden bir hapishanedir. Bilinçli olmak ise ruhun unuttuğu o ilahi bilgileri hatırlamasıdır. Yani öğrenmek, ruhun kendi derinliklerinde ki bilgiyi bilince çıkarmasıdır.
“Bilinç; potansiyelin gerçekleşmesidir.”
Hocası Platon’un aksine Aristoteles, ruhu ve bilinci benden ayrı bir hayalet olarak görmez. Ona göre ruh, bedenin formudur. Yani bir baltanın kesme özelliği neyse bedenin canlılık ve bilinç özelliği de odur. Balta yoksa kesme eylemi de yoktur yani beden yoksa bilinç de yoktur. Aristoteles’e göre bilincin düşünen kısmı ölümsüz olabilir ancak kişisel anılar bedenle birlikte yok olur.
Dünya Vatandaşı Olarak Bilinç
Stoacılar (Atina’da kurulan, insanın mutluluğa ve iç huzura ancak doğa ile uyum içinde ve akıl yoluyla ulaşabileceğini savunan bir felsefe okulu) için bilinç, insanın kendi üzerindeki hakimiyetidir. Evreni saran “yaşam soluğu”dur. İnsan bilinci bu evrensel nefesin bir parçasıdır. Bilinçli bir insan, evrenin yasalarına uyum sağlar. Stoacılar için bilinç, neyin bizim kontrolümüz olup neyin olmadığını ayırt etme yetisidir.
Bilinç, ruh ve beyin arasındaki bu ebedi çekişme, insanlık tarihinin en köklü tartışmasıdır. Ve bu tartışma bir süre daha devam edecek gibi gözüküyor. Bir taraf bilinç ölümlüdür ve beynin fonksiyonudur derken; diğer taraf bilincin beyinden ayrı “ölümsüz bir töz” olduğunu savunur. Bu kadim tartışmada son sözü söylemek çok zor olsa da bugüne kadar ortaya atılan görüşleri bir potada eritirsek, bilincin belki de her iki tarafın da haklı olduğu bir sentez noktası olduğunu söyleyebiliriz sanıyorum. Bilinç; evrenin kendisi kadar eski ve “ölümsüz bir enerji formu”dur. O bir radyo yayını gibi evrenin her yerine akar. Beyin ise bu muazzam enerjiyi, fiziksel dünyada yaşama dönüştüren muazzam bir filtredir.
Ruh bilinç aracılığıyla ve beynin dönüştürücü fonksiyonu ile maddeyi deneyimleyen bir yolcudur aslında. Beyin hasar gördüğünde yolcu ölmez; sadece kullandığı araç bozulduğu için bu fiziksel dünyada barınamaz ya da seyahat edemez. Nasıl ki bir piyanonun telleri koptuğunda müzik fikri yok olmuyorsa beyin durduğunda da bilinç yok olmaz. Sadece bu boyuttaki sessizliğine bürünür o kadar…
Yazan: Nora Gülüm Erdinç