Henüz ayağımın tozu Nepal’i unutmamışken anlatmak istedim. Evet geleli bir hafta anca oluyor ve ben aklımda, kalbimde ve ruhumda akmaya devam eden enerjisi ile yazıyorum. Bu yazımda, ikinci yuvam olarak sevdiğim Nepal’i anlatacağım, nasıl sığdıracağım bir yazıya bilemiyorum ama yettirmeye çalışacağım sabrınıza sığınarak.
Sel felaketinden tam bir hafta geçmişti ki oradaydım. Büyük bir kaygı ve üzüntüyle karşılaşmayı beklerken, bir anda, kabullenişin huzurlu bir alanına girmiştim. Kendi çeperlerimden sıyrılmış, bedenimi bir anne gibi saran, sanki evimdeymişim ve ben yüzyıllar önce bu bedende o olmuşum gibi. Hani eve girdiğinizde bir dökülüp saçılırsınız ya onun gibi. En son altı yıl önce geldiğim evim aynı huzur ve sıcaklıkla karşılıyordu beni.
Uyumlanmam sadece bir gün sürdü, hemencecik sanki buradan hiç ayrılmamışçasına yola devam etmek. Farklı bir ben ve beden ile bambaşka bir akıl ve yaş ile yeniden kavuşmak. Ağzı açık ayran budalası gibi olmamak, sükunetle, sabra eklenen sabır ile içsel sessizliğimle gelmiştim.
İyi ki…
Güçlü, kuvvetli, iyileştirici Himalaya’ların eteklerinde yaşayan bir halkın hikayesinden, dua bayraklarına, Tanrıça Kumari’nin evinin avlusundan geçeceğiz beraber ,anlatılmaz, yaşanır denilen cümleyi kırmaya, biraz olsun bükmeye çalışacağım.
Henüz geleli iki gün olmuştu ki, bavulumun içinden çıkan Nepal dolusu şifalar bir bir evimdeki yerini bulmaya başlamışlardı. Nepal de ki dostlarımdan gelen mesajlara cevap vermekle hem hal olmuştum, kopamıyordum Durbar Meydanından, uzaklaşmak istemiyordum; Pathan’dan çıkmak istemiyordu aklım. Canım hiç burada olmak istemiyordu ama sorumluluklar sizi kırar bazen ve izafi dünyanın gerçeklerini çakar kafanızın içine. Can sıkmayalım lüzum yok, sizi gelin Katmandu’ya götüreyim ; kaosun içinde var olan eşsiz düzenin kalbine, başkente gidelim.
Rengarenk giyinmiş Nepal kadınlarının yine rengarenk ruhları karşımda duruyordu. Dirayetin, netliğin içinde ölümün, felaketlerin, yeniden doğumun bilgece bir bilgisi akıyordu ,her Tapınak kapısında ayrı bir kadim hikaye yatıyordu; Shiva’dan, Durga’ya, Kali’den, Lakshmi’ye akan bir Tanrıçalar yolu. Adımınızı attığınız her yerde derin ve huzurlu bir teslimiyet var. Selin, felaketin getirdikleri derin bir tevazu ile kabullenilmişti zira yaşam devam ediyordu, zaman denilen sınırlar içinde ,sınanmaya devam ediyorduk. Eşsiz Tanrıça Ganga (Ganj nehri)bu topraklardan geçip Hindistan’a kadar uzanmaya devam ediyordu. Nehrin bir kıyısında Ölümün ateş, su, hava ve toprak ile yeniden var olmasını izliyordu herkes, hemen akşamında nehrin karşı tarafında bir Aarati seremonisi yine, ateş, hava, toprak, su elementlerinin azizliğine eşlik ediyordu yani hayat her koşulda ve şartta akmaya, yolunu bulmaya devam ediyordu. Peki bu akışta sen yolunu nasıl buluyorsun, teslim olarak mı, tutunarak mı huylarından bir dala yoksa ?
Nepal bir yanında Tibet Budizm’inin diğer bir yanında, Hinduizm’in nefesini soluyan bir ülke neredeyse 140’ın üzerinde iç içe geçmiş bir kültür resmi var ve o da rengarenk. Ayurvedik yolculuğun, yoga ile meditasyon ile, ritüellerle dolu ve her şeyin derinden birbirine bağlı olduğu inancını yaşatıyor. Kimse kimseye asla rahatsız edici bakışlar fırlatmıyor tam tersine huzurlu bir selamlaşma yaşatıyor insanlar. Ne şanslıyım ki 2026 yılında gelişen ve büyüyen, kendi kimliğinin değerini bilen dünyaya uzak doğunun çatısından seslenen bu ülkeye yeniden gelebilmiştim çok şükür.
Katmandu vadisi bir Tanrıçalar şehri olarak da biliniyor. Ezoterik anlamda gizemini içinde bir cevher gibi parlatıyor, her sokak köşesinde her çıkmaz sokak noktasında farklı resimler gösteriyor. Rüzgar atı anlamına gelen Lund’da yani beş elementin renkli bayraklarının altından geçerken, Tibet Budizm’inin Vajrayana geleneğinde beş unsurla karşılanmak değerli hissettiriyor. Işıltılı burjuvazi tabelaları yok hala çok şükür. Doğayı oluşturan beş element ; Mavi ile gökyüzü ve boşluğu temsil eder, beyaz olanlar, hava ve rüzgarı, kırmızı olanlar ateşi ve sarı olanlar toprağı sembolize eder. Rüzgar Atı denmesinin nedeni ise, yalnızca bir hayvan figürü değildir ; taşıyıcı ve hareket ettirici gücün simgesi olarak da kabul edilir. Bayrakların üzerinde yazılı güçlü mantra; Om Mani Padme Hum diye haykırır her yere ; lotusun içindeki cevhere selam olsun…
Üçüncü günümün haşlanmış sebzeleri ve baharatları ile başlayan kahvaltım biter bitmez telefonuma gelen mesajla gülümsedim.
Namaste Ayşegül
Hoş geldin tekrar, dinlenebildin mi? Eğer kendini iyi hissediyorsan bugün TEEJ günü, Durbar meydanında kadınlar coşku içinde olacak belki gitmek istersin diye düşündüm. Kırmızı renk bugün dönüşüm ve bereket için olacak, chura satın almayı unutma ya da kırmızı bir sarı giymeyi unutma.
Sevgiler Amrit
Amrit’in verdiği haberle, üzerime kırmızı bir şeyler takıp katılmalıydım bu seremoniye adeta hoş geldin hediyesi gibi gelen bu dişil enerjiye karışmanın tam zamanı dedim. Teej seremonisi Tanrıça Parvati’ye adanmıştır. Shiva ile olan evliliğinin kutsal bağlarını temsil eder bu yüzden her kadın eşini bulmak ya da bulduğu eşi ile daha mutlu bir yaşam yaşamak için kutlama yapar. Kırmızı saubhagya adı verilen bileziklerden satın ala ala meydana kadar yürüdüm. Yol boyunca tam 8 adet sol koluma, 8 adette sağ koluma takarak meydanın kalabalığına daldım. Kırmızı sari adı verilen elbiseleri ile kadınlar meydanı doldurmuştu. Bu özel günde Nepal kadınları oruç tutarlar ve bu tüm gün boyunca devam eder. Teej geet adı verilen şarkılar söylenir. Shakti; dişil enerjinin anılan ismidir, tapas kavramı bu orucun nefs ile ilgisini bağlar ve edilen dualar, niyetler gökyüzüne kadar ulaşır. Hep bir ağızdan söylenen şarkılara davullar eşlik eder. Ve çılgınca dans ederler, hava da süzülen ardıç tütsüsünün eşsiz kokuları bu alanı korur, sınırlarını çizerek sadece sevgi dolu olanı bu alana sokar. Erkeklerin tek tük olduğu bu kutlama sabahtan akşama kadar devam eder.
Evet ben de akşam 20:00 kadar bu kutlamayı, içimdeki Parvati ye sevgi sunarak geçirdim, otelime geldiğimde ayak tabanlarım ise lavanta tarlasına basmak dışında ilk kez bu kadar eğlenmişti ve yorulmuştu. Kim bilir şu an da kaç tane kadının sevgi dolu fotoğraf karelerinde artık ben de vardım. Bu bize benzeyen coşkulu kadın da kim 🙂 diyen bakışlar arasında bol bol birbirimizle fotoğraflar çekindik, iyi ki…
Ertesi gün muson yağmurunun hem sıcak hem serin hali ile Kumari’yi ziyarete gittim, Katmandu’nun küçük Tanrıçası. Derler ki Kumari ile göz göze gelirsen tüm dileğin kabul olarak, bereketle ve sevgi ile buluşur. En son Kumari ile göz göze gelmiştim ve bugün kurmak istediğim yaşam için ondan cesaret ve kararlılık istemiştim çok şükür oldu ve olmaya devam ediyor. Ama bu kez Kumari den bir şey istemek için değil sadece o an’ı ve o herkesin sessizliğe büründüğü anı yaşamaya gidiyordum, bir şey istemeden bir şey düşünmeden sadece kalbimle.
Kumari her zaman penceresine çıkacak diye bir kural ya da zaman yoktur, onun canı isterse çıkar pencereye bazen çok kısa kalır, kalabalığa bakmaz bile. Bazen kahkahaları ile gülümseyerek çıkar bazen küskün. O yeryüzünde yaşayan tek Tanrıçadır, Teelaju’nun gölgesi. Kumarinin ailesinden seçilmiş fertler ile yeni evinde yaşamaya başlaması onu ergen bir genç kız yapana kadar devam eder. Hepsinin kökünde Durga yatar.
Şaktinin savaşçısı ve koruyucusudur. Kumari Durga’nın da sembolüdür aynı zamanda. O gün yağmur sonrası keskin ve yakıcı bir güneş ile Kumarinin yaşadığı evin avlusuna girdim ve tam beş dakika sonra bir adam yüksek sesle Kumarinin geldiğini haber verdi ve sessizlik istedi, nefesimi tutmuş onu bekliyordum ki girmesi ile çıkması bir oldu ve acı bir ağlama hali yaşadı. Bu ruh halini, büyük sel felaketinin bir yansıması olarak görürler, o hangi duygu halinde ise ona işaret eder ,enerjisi o yönde akardı. Kuşkusuz birilerinin belki de bu derin kabullenişin içinde, haykırması ağlaması gerekiyordu, her şey nasıl bu kadar teslimiyetle çalışırdı bu soruyu o gün akşam yemeğine kadar sordum kendime. Kontrolcü bir dünyada yaşarken harcadığımız eforu gördüm ve dehşete kapıldım. Uyuya kalmamak için bir çaba olması gerekmez miydi? Elbette ama bunun bir ölçüsü ve haddi olmalıydı dedi zihinim. Otelime dönerken Amrit aradı ikimizin de o tuhaf İngilizcesi ile beni yemeğe hatta yeni bir mönüyü denemeye davet ediyordu, hemen vitesi 4 e atıp, açıkmış nefsime biraz daha beklemesini ilettim.
Hayatın bilgeliğine dokunup bağ kurmanın en güzel yoludur; ayurveda.
Bugün Naturopati üzerine eğitimler veren ve bunu kadim Ayurveda bilgisi ile buluşturan bir alana gidiyorum, Sijan‘la, kadim dostumla buluşup bir sabah masalısı içeceğiz. Nepal de kaldığım sürede canım hiç Mehmet Efendi çekmedi oysa kahvaltı sonrası sevdiğim bir rutinimdir Türk kahvesi içmek ama burada yerini Masala çayı alıyor hem de nefsim hiç mızmızlanmadan kabul ediyor. Masala; siyah İlaam çayı, karanfil, kakule, taze zencefil, tarçın ve bir parça kakule ile hazırlanır. Demlenen karışım biraz da Manda sütünün su ile seyreltilmesi ile tüketilir. Sijan’la Ayurveda üzerine eğitim aldığım yıllarda tanışmıştım. Bu erkeklere verilen ismin anlamı değerli, kıymetli demek. İnsan adına benzermiş Sijan benim gibi yaş almış ama yüzündeki o sıcacık gülümseme hiç kaybolmamış, bana yeni doğan kızının resimlerini gösterirken daha da anlamlı bir gülümseme oturuyordu yüzüne. Masala çaylarımızı yudumlarken bana Lavanta bahçemi sordu ve bende hemen yanıma aldığım bahçe hediyelerimi ona verdim. Her zaman yanımda mutlak Lavanta kızlarımı taşırım ve paylaşırım, onları bu yıl da Nepal de gördüğüm için şükürler olsun.
Tüm günü Ayurvedik bir doktor olan Samana’nın yanında geçirdik, bana yeni yaşım için öneriler ve bir takım Ayurvedik ilaçlar verdi. Rutinlerim hakkında konuşurken bana üç önemli bitkisel reçeteden söz etti. Bu ay yayınlanan dergilerindeki makaleleri okumamı önerdi. Ilık yağlamanın beden için mühim bir rutin olması gerektiğinden dem vurdu. Sonra kendisi ile konuşarak birkaç danışanım için öneri aldım. Çiçek terapisi remedylerinden ve kullanım dozlarımdan söz ettim. Nepal’de Naturapati alanında uzmanlaşan birçok hekim, aynı zamanda homeopati bilgisine de sahiptir. Samana tam on sekiz yıldır bu alanda hekimlik yapıyordu ve işinin ehli olması da başka bir leziz yönü. Danışanım için yıl boyunca kullandığım bitkisel churnalardan söz ettim, ona eksik kaldığım yerler konusunda sorular sordum bu mükemmel bilgi alışverişi ertesi gün de devam etti. Otele gittiğim de bana önerdiği makaleleri okuma ve üzerinde çalışma, düşünme alanı açmış oldu, zihnimi daha da berraklaştıran bu kadına huzurunuzda teşekkür etmek istiyorum. Zaman zaman uzaktan da olsa, zoom üzerinden bana mentorluk verebileceğini söyledi ve bilgi akışının önüne daha da açmış oldu, şükürler olsun.
Ertesi gün ; Menopoz hakkında tarifler ve bitkiler genişledi, çeper açıldı, zihnim rahatladı. Bazen bilgi alışverişini doğru enerji ile yapmazsanız bilgi size akmaz, sürekli bir parazit, cızırtı çıkarır. Karşınızdaki bir alıcı gibi davranır ancak sonunda kendi sanrılı dünyasını saklayamaz ve bu en büyük parazit olarak bilgi akışının kesilmesine neden olur. Bu yüzden herkes her şeyi almak, bilmek durumunda değildir. Kanal olmanız gereken alanda kendi sanrılarınız ya da şizofrenik halleriniz olmaktan çıkamazsanız geri dönüşleri tehlikeli olabilir.
Samana beni nazik bir davetle öğlen yemeği ve meditasyon için Kophan Manastırına davet etti. Kendisi de zaman zaman bu manastırda Rahibelere pratikler öğretiyor. Ayurvedanın incelik ve niteliklerini anlatıyordu.
Thamel’den yaklaşık 40 dakika süren yolculuğun sonunda varıyorsunuz. Kophan manastırı Tibet Budizm’inin önemli bir merkezi. Yemek vermek ise, cömertlik ve başkalarına hizmet etme pratiği ile ilişkilendiriyor. Bu manastırda, Budist felsefesi, meditasyon, şefkat, zihnin doğası ve acının nedenleri üzerine eğitimler veriliyor, Tantrik geleneklerle iç içe geçmiş bir alan sunuyor. O gün akşam üzeri Meditasyon alanına katılıyoruz, Samana biraz önlerde bense henüz önlerde kendimi göremediğim için arkalarda bir minderin üzerine yerleşiyorum. Uzun süre alanın enerjisinden çıkamıyorum bu kırmızı görkemli sütunların arasında, tavana işlenmiş eşsiz desenler, semboller arasından çıkmak istemiyorum. Neredeyse yüz kişinin üzerinde oturabileceği yoga minderleri var ve hepsi birbirinden özel kumaşlarla bir araya getirilmiş. Kırmızı kalın sütunların üst kenarlarına işlenmiş altın varaklı desenler ise akış halinde, büyük bir zarafetle salınıyor sütundan aşağı. Gözlerim önce doyuruyor kendini sonra nefsim bu güzelliğin hazzı ile doluyor, âdeta büyüleniyor ve sanki bu alanda daha önceleri varmışım gibi hissediyorum, bu o kadar gerçek ki gerçeği tekrar sorgulatır zihninize.
Bu manastırın en önemli özelliği Budist Felsefeyi anlatan on günlük dışarıya açık pratik eğitimlerinin olması, orada kalabiliyorsunuz ve ama kurallara uyarak, açık bir kalple ve neden burada olduğunuzu artık sorgulamadan an’a dalmak.
Samana pratiğe girmeden önce bana geniş bir bilgilendirme yapmıştı bugün ki pratiğin adı; ÖFKE demişti.
(bir öğreti üzerine akıl yürüterek düşünmek üzerine olduğunu ve ana konunun Öfke üzerine düşünme pratiği ) Eve dönüş yolunda Samana’ya sorular soruyorum, pratikle ilgili gelişme döngüsünü anlatıyor. Kendi üzerinde çalışmaya başlamalı herkes, dış dünyanın illüzyonundan biraz olsun sıyrılmayı denemek ve zihni eğitmenin öneminden söz ediyor. Bu pratikler her gün değişebiliyor tıpkı her günün başka bir gün olması gibi.
Bu duygusal iklimleri iyi bilmek ve temiz bir zihinle analitik etmek gerekir diyerek de ekliyor. Ve her zamanki gibi bu pratiklerle ilgili kitaplar öneriyor. Yanımda gelirken Tibet kitapevinden satın aldığım kitaplarımla yeniden çalışmaya ve tazelenmeye başlıyorum.
“Başkalarını değiştirmek isteyen ; dünyaya, kendini dönüştürmek isteyen; kendi özüne bakar.“
Instagram : Ayşegül Savaş