İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok net görüyoruz ama yine de görmezden geliyoruz. Bu çelişkinin sebebi aslında tek bir “Ben” değil, dört farklı katmanın aynı anda konuşuyor olması: zihin, kalp, sezgi ve bilinç. Bu dördünü ayırt edebilmek, hayatın bize sunduğu her anı nereden karşıladığımızı görmemizi sağlıyor.
Zihin: Negatif ile Pozitif Arasındaki Seçim
Zihin, olaylarla ilk temas noktamız. Ama aynı olayı iki farklı şekilde işleyebiliyor.
Negatif taraf; eyleme ya da eylemsizliğe odaklanır, olayın kendisine takılır, sonuçlara göre yargıda bulunur. “Bunu neden yaptım, neden yapmadım, sonuç ne oldu” döngüsüne hapsolur. Bu taraf bizi geçmişe ve suçlamaya çeker.
Pozitif taraf ise aynı olayı bir yansıma olarak görür. Yaşanan şey, içimizdeki bir şeyin dışa vurumudur; onu reddetmek yerine kabul etmek ve ona bir anlam yüklemek, ilerlemenin tek yoludur. Zihnin bu iki hali arasında gidip gelmek normaldir — mesele hangisinde daha uzun kalmayı seçtiğimizdir. Negatifte kalan zihin bizi tüketir; pozitife geçen zihin bizi büyütür.
Kalp: Sevgi ve Öfkenin Ortak Kökü
Kalp boyutunda iki büyük duygu var gibi görünür: sevgi ve öfke. Oysa ikisinin de kökeni aynı yerdedir. Her ikisi de bir yansımadır ve insan davranışlarıyla şekillenir. Önemli olan şu: bu yansımaların bizi etkilemesine izin veren biziz. İzin vermezsek, orada bir sorun oluşmaz.
Hem öfkede hem sevgide asıl olması gereken duygu merhamettir. Öfkelendiğimiz kişiye de, sevdiğimiz kişiye de aynı şefkatle bakabilmek, kalbin olgunluğudur. Çünkü karşımızdaki insan da kendi zihninin, kendi yaralarının, kendi öğrenilmiş tepkilerinin içinden konuşuyor. Bunu idrak ettiğimizde kalpte gerçek bir huzur belirir — çünkü artık tepki vermek zorunda değilizdir, sadece anlarız.
Sezgi: Görmek ile Hissetmek Arasındaki Sabotaj
Sezgi bize genellikle en doğru bilgiyi en erken veren katmandır. Ama burada devreye ego girer.
Görme tarafında ego, zihinle iş birliği yaparak gördüğümüz gerçeğe farklı anlamlar yükler; olmayacak bir şeyi “olabilir” gibi göstermek için mazeretler üretir. Sonunda sezdiğimiz o olumsuz sonuçla yüzleştiğimizde ya kendimize kızarız ya da karşımızdakine öfkeleniriz — oysa aslında baştan biliyorduk.
Hissetme tarafında da benzer bir şey olur. İçimizde bizi gıdıklayan, bir şeyin olmaması gerektiğini söyleyen bir his vardır. Onu dinlemediğimizde, kendi zihnimizin kurduğu tuzaklarda eziyet çeker, mutsuz oluruz. Sanki biri bu hissi bilinçli şekilde oraya koymuş da bize hatırlatıyor gibidir; ya da zihnimiz gerçekten bu kadar kolay kandırılabilecek kadar kırılgandır. Hangisi olursa olsun, sonuç aynıdır: sezgiyi susturmanın bedelini her zaman biz öderiz.
Bilinç: Teslimiyetin Gücü
Bütün bu katmanların üzerinde, onları izleyen ama onlara karışmayan bir yer vardır: bilinç. Ve bilincin esas aldığı tek şey teslimiyettir.
Olmuş ve bitmiş bir şeyle kavga etmenin, onu değiştirmeye çalışmanın hiçbir anlamı yoktur. Bu mücadele isteği, zaten zihnin ve duyguların yarattığı travmatik bir arayıştan başka bir şey değildir. Bilinç bunun çok üzerindedir.
Yağan yağmuru durduramayız. Şemsiyemiz yoksa ıslanmanın güzelliğini yaşayabilir ya da kuytu bir yere sığınıp geçmesini bekleyebiliriz. Ama yağmura bağırmanın, ona kızmanın hiçbir karşılığı yoktur. Teslimiyet, pes etmek değildir olanı olduğu gibi görüp enerjimizi mücadeleye değil, o anı nasıl yaşayacağımıza harcamaktır.
Dört Katmanı Bir Arada Tutmak
Zihin bize seçenek sunar, kalp bize merhameti hatırlatır, sezgi bize gerçeği fısıldar, bilinç ise hepsini teslimiyetle kucaklar. Günlük hayatta çoğu zaman bu sırayı tersine yaşarız: önce zihinle savaşır, sonra kalple yaralanır, sezgiyi en son dinleriz. Oysa bilinçle başlayıp yani önce kabul ederek aşağı doğru inebilirsek, kalp daha az yaralanır, zihin daha az savaşır ve sezgi daha rahat konuşur.
Bu dört boyutu tanımak, kendimizle kurduğumuz ilişkiyi bir yargı mekanizması olmaktan çıkarıp bir gözlem alanına dönüştürür. Ve belki de büyümenin tamamı, bu farkı görebilmekte saklıdır.
Fotoğraf : Murat Tali