Asteroidlere mitolojik kahramanların adlarının verilmesi, ilk asteroidin keşfiyle birlikte, 19. yüzyılın başında başladı ama gezegenlere mitolojik kahramanların adının verilmesi çok daha kadim zamanlarda zaten başlamıştı.
Gezegenin fiziksel özellikleriyle mitolojik karakter arasında nedensel bir bağ göstermek mümkün değil; buna rağmen gezegenlerin mitolojik kimlikleri ile astrolojik anlamları yüzyıllar boyunca gizemli olarak birbirine geçmiş durumda.
Antik Mezopotamya’da çıplak gözle görülen gezegenler zaten tanrılarla özdeşleştiriliyordu. Neden?
Enoch (Hanok) Kitabı’ndaki Düşmüş Melekler/Gözcüler anlatısına göre astrolojik işaretlerin bilgisini insanlara öğreten birkaç isim geçer.
Özellikle Barakiel astrolojik işaretler öğreten figür olarak anılır. Kokabel yıldız kümelerini, Shamsiel Güneş’in işaretlerini, Sariel ise Ay’ın seyrini veya işaretlerini öğretir Ve göksel bilgi öğretisi, bu üçü arasında paylaştırılmış görünür.
Antik Mezopotamya zamanında gezegenler için İştar, Nergal, Marduk, Ninurta gibi isimler kullanıldı. Yunanlar daha sonra bunları kendi tanrısal sistemleriyle eşleştirdi; örneğin Jüpiter Zeus’la, Mars Ares’le, Venüs Aphrodite’yle ilişkilendirildi. Romalı isimler ise bugün kullandığımız batı gezegen adlarına dönüştü.
Burada çok ilginç bir nokta var: gezegenin gözlenen davranışı ile ona yüklenen mitolojik karakter arasında benzerlik kurulmuş olması. Mars’ın kızılımsı görünümü savaş ve kanla; Venüs’ün olağanüstü parlaklığı güzellik ve çekicilikle ilişkilendirildi. Jüpiter’in gökyüzündeki görkemli konumu egemen tanrıyla eşleştirildi. Dolayısıyla antik insan gökyüzünü yalnızca isimlendirmedi; göksel davranışı mitolojik bir anlatıya çevirdi.
Fakat Uranüs, Neptün ve Plüton daha da ilginç örneklerdir, çünkü teleskop çağında keşfedildiler. Uranüs 1781, Neptün 1846, Plüton 1930’da keşfedildi. Bunların isimleri de klasik mitolojiden seçildi. Daha sonra modern astrologlar bu gezegenlerin mitolojik karakterleriyle astrolojik anlamları arasında bağlantılar geliştirdiler. İnsanlar önce ismi veriyordu; daha sonra astrolojik gözlemler o ismin sembolizmiyle ilişkilendiriliyordu.
Çıplak gözle görülmeyen astroidlerde isimlendirme nasıl başladı?
İlk keşfedilen asteroid Ceres’tir. Giuseppe Piazzi, 1 Ocak 1801’de Palermo’da bu gökcismini keşfetti ve geleneksel yolu izleyerek ona Roma’nın tarım ve bereket tanrıçası Ceres’in adını verdi. Ardından Pallas, Juno ve Vesta geldi. Böylece yeni bulunan bu küçük gökcisimlerine özellikle Yunan ve Roma mitolojisindeki tanrıça ve figürlerin adlarını verme geleneği devam etti.
İlginç olan, başlangıçta kadın mitolojik figürlerin tercih edilmesidir. Keşfedilen Asteroid sayısı arttıkça sadece büyük tanrıçalar değil, daha geniş mitolojik çevreden figürler de kullanılmaya başlandı. Astraea, Hygiea, Psyche, Sappho, Hekate, Persephone gibi. Nike de bu geleneğin devamıdır; Auguste Charlois tarafından 1891’de keşfedilmiş ve Yunan zafer tanrıçası Nike’ın adı verilmiştir.
Kadim zamanlarda çağlarına uygun olarak tanrı isimleri kullanılsa da ya da düşmüş meleklerden öğrenilene göre isimlendirilme yapılsa da, modern zamanlarda Astronomlar “bu asteroid zafer enerjisi taşıyor, o halde Nike diyelim” şeklinde hareket etmediler. İsimlendirme yapanlar astrolog da değildi ve sadece kadim bir geleneğe bağlı olarak isimlendirmeye ilginç bir şekilde farkında olmadan devam ettiler.
Daha sonra 1900’lü yıllarda astrologlar, asteroidin mitolojik ismi ile doğum haritasındaki konumu arasında sembolik eşzamanlılıklar aramaya başladılar. Asteroidin rastlantısal sayılabilecek ismi ve arketipi, astrolojik haritada mitolojik öyküsüyle şaşırtıcı biçimde örtüştüğünde ortaya ilginç bir soru çıktı.
“İsim gök cismine bir anlam mı yükledi, yoksa gök cismi zaten bu anlamı taşıyor mu?
Başlangıç noktası Eleanor Bach kabul ediliyor. Bach, 1973’te Ceres, Pallas, Juno ve Vesta’nın konumlarını içeren Ephemerides of the Asteroids’i yayımladı ve yalnızca konumlarını hesaplamakla kalmadı; asteroidlerin anlamlarını isimlerini aldıkları tanrıçaların mitolojilerinden hareketle yorumlamayı önerdi ve haritalar üzerinde sistematik gözlemler yaptı. Çalışmalarında Jungçu psikoloji ve mitolojiden yararlanması da özellikle dikkat çekicidir. Bu nedenle kendisine asteroid astrolojisinin “annesi” denilir.
Bach’tan sonra Zipporah Dobyns, Esther Leinbach, Emma Bell Donath ve Neil Michelsen gibi astrologlar asteroidleri doğum haritaları üzerinde araştırmaya başladılar. Demetra George’un asteroid astrolojisinin tarihini anlattığı çalışmasında da Bach’ın mitolojik isimlerden hareketle ilk anlamları oluşturduğu, ardından bu astrologların araştırmayı geliştirdiği görülüyor.
Asıl büyük sistemleştirme ise Demetra George ile geliyor. George, Douglas Bloch ile birlikte 1986’da yayımladığı Asteroid Goddesses (The Mythology, Psychology and Astrology of the Re-Emerging Feminine) kitabında mitoloji arketip doğum haritasındaki burç, ev, açı bağlantısını kapsamlı bir yorum sistemine dönüştürdü. Kitap Ceres, Pallas, Juno ve Vesta başta olmak üzere 16 asteroid için efemeris ve burç, ev ve açı yorumları içeriyordu.
Ama burada önemli bir ayrıntı var ki, mitolojik isimden astrolojik anlam çıkarma fikri 1970’lerde bir anda ortaya çıkmış değildi. 20. yüzyılın başlarında Alan Leo, Sepharial gibi bazı astrologların asteroidlerden söz ettiği biliniyor; ancak o zamanlar efemeris bulunmadığı için sistematik uygulama çok sınırlıydı. Modern asteroid astrolojisinin gerçek başlangıcı bu nedenle genellikle 1973 kabul ediliyor.
NOT: Efemeris, Güneş, Ay, gezegenler, asteroidler ve diğer gökcisimlerinin belirli tarih ve saatlerde gökyüzündeki konumlarını gösteren astronomik çizelgedir. Astrolojide doğum haritası veya transit hesaplamak için kullanılır; gökcisminin hangi burç ve derecede bulunduğunu, retro hareketini ve bazı efemerislerde hız gibi ek verileri gösterir. Günümüzde astroloji programları bu hesaplamaları otomatik yaptığı için basılı efemerislere daha az ihtiyaç duyulsa da, astrolojik hesaplamanın temel kaynaklarından biridir.
Mitolojik isimden astrolojik anlam çıkarma çabası, Jung’un arketipsel senkronisite kavramıyla ilgili görülür ve Bach ile Demetra George’nin bu ilkeyi dikkate alarak çalıştığı da kabul edilir.
Jung’un senkronisite kavramı, aralarında bilinen bir neden-sonuç ilişkisi bulunmayan iki ya da daha fazla olayın, kişi açısından anlamlı bir bağlantı oluşturacak biçimde örtüşmesini ifade eder. Carl Gustav Jung bunu özellikle 1952’de sistemleştirdi ve kitap olarak yazdı. Bu teoriye göre; İki olay birbirinin nedeni olmayabilir; fakat aynı anlam örüntüsü iki olayda da ortaya çıkarak deneyimlenebilir.
Örneğin bir insan belirli bir sembolle yoğun biçimde uğraşırken aynı sembolün beklenmedik biçimde dış dünyada karşısına çıkması, tek başına doğaüstü bir olayın kanıtı değildir. Kişinin psikolojik durumu ile dış olay arasında olağanüstü derecede anlamlı bir paralellik oluşuyorsa Jung bunu “anlamlı rastlantı” olarak ele alır. En bilinen örneği, terapi sırasında rüyasında altın renkli bir bok böceği gören hastasının anlatımı sırasında Jung’un odasının penceresine bok böceğine benzeyen bir böceğin gelmesidir.
Bu düşüncenin arkasında Jung’un arketip kavramı bulunur. Arketipler yalnızca zihnimizdeki imgeler olarak değil, insan deneyimlerini belirli sembolik örüntüler çevresinde düzenleyen yapılardır ve kolektif bilindışı alanında mevcutturlar. Bu nedenle bir arketip aynı dönemde rüyada, kişinin psikolojik yaşantısında, mitolojik bir imgede veya dış dünyadaki tesadüfi bir olayda kendisini gösterebilir. Jung bu bağlantıyı ortak anlam üzerinden arketipsel olarak kurar.
Jung astrolojik eşleşmeleri senkronisiteyi araştırmak için kullanılabilecek alanlardan biri olarak ele aldı. Wolfgang Pauli ile yaptığı düşünsel alışverişlerde de psikolojik ve fiziksel olayların daha temel bir düzenin farklı görünümleri olabileceği ihtimali üzerinde durdu.
Aslında kadim zamanlardan kalma Toltek Bilgeliğinde de YORA’lar olarak adlandırılan durum da Jung’un arketipsel senkronisite teorisiyle garip biçimde örtüşüyor. Yoraları izlemek olarak adlandırılan bu bilgiye göre; bir insan kendi hayatındaki akışlar sırasında sadece kendisine değil, dış dünyasındaki işaretlere de dikkatini verirse içinde bulunduğu durumla eş zamanlı göstergeler görebilir. Bunları kendi yolu için anahtar olarak kullanabilir. Bunu yaptığında evren ile senkronize olduğu için yürüdüğü yolda yaptığı seçimler, daha bütünsel rezonans içerir ve seçimleri kendi hayrına olur. Bir kişiden gelen söz, önüne çıkan bir çiçek, bir tabeladaki sözler, karşısına çıkan bir sayı, esen bir rüzgar, yağan bir yağmur bile yürünen yol için işaretlerdir ve dikkate alınıp doğru kullanıldığında başarılı bir hayat için kozmik yardımlardır.
Bu bilgilerle baktığımızda asteroid astrolojisinin de gizemli eşbilgi ve eşzamanlılık içinde olduğunu düşünmek mümkün. Örneğin bir astronom 1891’de bir asteroide Nike adını verir. Bu adlandırmanın, yüz yıl sonra doğacak belirli bir kişinin haritasıyla herhangi bir fiziksel nedensellik ilişkisi yoktur.
Fakat Nike o kişinin haritasında Satürn’le kavuşuyor ve kişinin yaşam öyküsünde Satürn-Nike mitolojisini çağrıştıran “zorluklardan geçerek kazanılan zafer” teması tekrar tekrar ortaya çıkıyorsa, Jungçu bakışla “Nike bunu meydana getirdi mi?” diye sorarken, göksel sembol ile insan deneyimi arasında eşzamanlılığın ortaya çıkması söz konusudur.
Bu örnekte olduğu gibi; kozmik alanlar ile insan ve yaşamın birbirine görünmeyen bağlarla bağlı olduğunu şaşırarak görüyoruz. Biz astrologlar bu eşzamanlılığı yüzlerce binlerce kez yaşarken bu durumu rasyonel bakışa anlatmak pek de kolay olmuyor. Asteroidi, arketipsel örüntünün göstergesi olarak kişi haritasında okuyorken, burç ve ev konumu ile diğer gökcisimleri ile açıları, onun hangi yaşam alanında ve hangi koşullarla ifade edildiğini anlamaya çalışmak bizim Astrolojideki yaklaşımımız oluyor. Bu yaklaşım ile çalıştığımızda, çoğunlukla astrolojideki ana gezegenlerden bile okuyamadığımız nokta atışı bağlantılar yakalıyoruz. Neden bu kadar ev değiştiriyorum ve taşınıyorum diye kendime yıllardır sorup dururken, doğum haritamda İXİON astroidinin terazi ayım ile kavuşumda olduğunu görünce cevabını bulduğum gibi, siz de mevcut bir durum için uygun asteroidi haritanızda sorguladığınızda alacağınız cevaba şaşırabilirsiniz. 30 yıldır astroloji ile uğraşıyorum ama asteroid ve arketiplerin sayısı o kadar çok ki benim ixionu sorgulama vaktimin gelmiş olması da ayrı bir senkronisite -eş zamanlılıktır. Dilerim son taşınmam ile ixion döngüsünü kırmayı başarırım.
Ixion arketipi, Yunan mitolojisinde sınırları ihlal eden ve sonunda sonsuza dek dönen ateşli bir çarka bağlanan Ixion’un öyküsünden doğar. Kişinin tekrar eden yıkıcı döngülerini fark ederek onları kırma ve sorumluluk üstlenerek dönüşme potansiyelini anlatır. (28978) Ixion, bu nedenle haritada özellikle “hangi döngüyü tekrar ediyorum ve onu nerede sonlandırmalıyım?” sorusuyla okunabilir.
Sonuç olarak;
Gezegenlerden asteroitlere uzanan mitolojik isimlendirme geleneği, insanın gökyüzünü yalnızca fiziksel bir alan olarak değil, anlam taşıyan sembolik bir düzen olarak da okuduğunu göstermektedir. Modern asteroit astrolojisinde Eleanor Bach ile belirginleşen mitoloji–arketip ilişkisi, Jung’un senkronisite kavramı ve Toltek’in Yora kavramıyla birlikte düşünüldüğünde, gökcisimlerinin insan yaşamını doğrudan belirlediğini tek taraftan bakarak söyleyemeyiz. Göksel hareketler, mitolojik semboller ve insan deneyimi arasında anlamlı paralellikler ve senkronizasyon vardır. Bu bakımdan bir gökcisminin mitolojik adı, ona fiziksel bir güç kazandıran unsur olarak değil, insanın kolektif hafızasındaki arketipsel örüntüyü görünür kılan sembolik bir anahtar olarak değerlendirilebilir.
Astrolojinin kadim göksel bilgi geleneğinden modern asteroit çalışmalarına uzanan çizgisi de, insanın sadece gökyüzünden gelen kadersel tesirleri değil, kendi varoluşunun önemini ve tesir etme gücünü de dikkate alması gerektiğini açık bir biçimde söylüyor. İki taraf arasında senkronisite olması için çift taraflı tesir yaratma gücü mutlaka olmalıdır.
Göklerden gelen kadere benim de tesir etme yetkim var diyebilene ne mutlu…