Zihnin susmaz. Sabah gözünü açtığın andan itibaren bir şeyler üretir: yarım kalmış bir konuşma, bitmemiş bir iş, henüz olmamış bir felaket. Sen istemesen de o sana sormaz bile nerelere gideceğini. Düşünceler akar, sen seyirci bile olamazsın…
Bu akış kendi halinde seyredip dururken sorun yok, asıl sorun o akıştan birini tuttuğun anda başlar.
Bir arkadaşına mesaj attın diyelim. Görüldü ama cevap gelmedi. Zihin hemen cümlesini kurar: “Beni umursamıyor.” Daha cümle bitmeden içine bir duygu koymuşsundur bile; biraz kırgınlık, biraz öfke. İşte o an düşünce, sıradan bir düşünce olmaktan çıkar. Bir kimlik kazanır, yürümeye başlar ve seni de peşinden götürür. Ya bir daha yazmazsın ya da iğneli bir cümle gönderirsin. Oysa o gün toplantıdaydı, telefonu sessizdeydi, belki de cevabı akşama bırakmıştı. Doğrulanmamış tek bir cümle, gerçek bir kırgınlığa ve belki gerçek bir kavgaya dönüştü.
Duyguların dört ana rengi var: korku, öfke, üzüntü, sevinç. Düşünceye hangisini yüklersen hayatın o yöne akar. Tehdit gördüysen korku, haksızlık gördüysen öfke, kayıp gördüysen üzüntü gelir.
Peki neden çoğumuzun hayatında ilk üçü bu kadar ağır basıyor? Bence cevap hızda. Zihin hızlı düşünüyor, biz de hızlı yüklüyoruz. Akan düşüncenin ilkini kapıp ona bir duygu veriyor, gerçekliğe bakmadan harekete geçiyoruz. Gerçek ise çoğu zaman bizim kurduğumuz cümleye benzemiyor ve sonuçlar karşısında hüsrana uğramış bir komutan edasıyla dertlenip duruyoruz. Her hüsran, bir sonraki düşünceye yüklenecek duygunun malzemesi oluyor: “Yine oldu, zaten hep böyle olur.” Bir süre sonra korku, öfke ve üzüntü zihnin ana dili hâline geliyor.
Korku, aynı şeyin tekrar olacağına yönelik oluyor; öfke, kendini bu saçma şeyin içine atan kendine yöneliyor; üzüntü, maruz kaldığın halin yansıması oluyor. Sevinç mi? O pek az uğruyor sana…
Geçmişin izleri de bu süreçte kendisini araya sıkıştırır. Bir kez aldatılmış biri, yeni ilişkide ilk belirsizlikte alarm verir ve aldatılacağını düşünüp tavır alır. Haksızlığa uğramış biri, karşılaştığı her sessizliği kendisine yönelik bir tehdit olarak okur. Hüsran içeren her düşünce ve eylem, yeni düşünceye hangi duygunun yükleneceğini daha en baştan seçer ve ona göre bir yol haritası oluşturur.
Bu döngüyü ilişkilere de uyarlayabiliriz. Arkadaş, dost, sevgili, eş seçimlerinde hepimiz benzer yollardan geçiyoruz. Mutluysak sorun yok ama mutsuzsak, hayal kırıklığına uğramışsak; öfke, üzüntü, korku ve arayış apansızca bizi kendi içine çekiyor, keşkeler bizi öncesine götürüp diğer seçenekleri aklımıza getiriyor. İş seçimi, araç seçimi, yaşam alanı seçimi, uzar gider listemiz.
Bir de her gün başkalarının en parlak anlarına bakıp kendi hayatımızı onlarla kıyaslıyoruz. Üstelik onların gösterdiği hayatın sahte ve on bininci gösterim olduğunu bile bile yapıyoruz bunu. Elimizdekini görmeden başkalarının gösterdiği ve bizde olmadığını düşündüğümüz şeyleri sayıp duruyoruz. Bunda da düşünce, duygu ve eylem üçlüsünün izi var. Bu garip döngü yaşadığımız tezatlıkları bize gerçek gibi gösterir, bizi aşağı çeker.
Sevinç neden geride kalıyor? Çünkü acele etmiyor. Korku saniyeler içinde gelir; zihin tehlikeyi önce görmeye ayarlı. Sevinç ise sakin bir zeminde büyür. Telaşın içinde ona yer yok. Hızlı bir zihinde sevinç kapıdan döner, çünkü ondan önce belirsizliğin yarattığı korku kendisine okkalı bir yer edinmiştir ve yanına üzüntüyü yaver olarak almıştır.
Sevinç gelse bile, eylem kendisini sonlandırdığında bu ikisi kaosu besler ve sen kayıp bir ruh haliyle sonucun tadını bile çıkartamazsın. Mutluluğu ve sevinci an içinde yaşayıp arka plana atarsın, çünkü zihin o sırada sana yeni sevinç kapıları açmak için milyonlarca akış hazırlamıştır.
Peki ne yapmalı? Düşünceleri susturmak mümkün değil, denemeye de gerek yok. Yapabileceğin şey, düşünce ile duygu arasına küçük bir boşluk açmak. Bir düşünce geldiğinde kendine sor: “Şu an buna hangi duyguyu yüklüyorum?” Sadece bunu fark etmek bile akışı yavaşlatır. Fark ettiğin şeyin içinde artık tamamen kaybolmazsın ya da ben öyle düşünüyorum. Her düşünce eyleme geçseydi vay insanlığın haline, değil mi?
Sonra bir soru daha: “Bunu biliyor muyum, yoksa tahmin mi ediyorum?” Öfkelendiysen kendine bak: gerçekten haksızlığa mı uğradım, yoksa beklentim mi karşılanmadı? Korkuyorsan: önümde somut bir tehlike mi var, yoksa eski bir yara mı konuşuyor? Üzülüyorsan: kaybettiğim şey bu mu, yoksa olmasını beklediğim bir şey mi? Cevaplar her zaman kolay gelmez. Ama soruyu sormak bile, olayla tepkin arasına bir mesafe koyar ve seni kendinle kavga etmekten alıkoyar.
Bazen cevap evet çıkar. Tehlike gerçektir, haksızlık gerçektir, kayıp gerçektir. O zaman korkmak da kızmak da üzülmek de yerindedir. Duygular düşman değil. Ama çoğu zaman düşünce yalnızca bir ihtimaldir ve ihtimalle savaşmak insanı yorar. Bizim de ömrümüz boyunca bu kadar yorgun olmamızın sebebi tam olarak budur: akan düşünceye duyguyu yükleyip ihtimalleri önümüze sermek, mutlu olmayı beklemek ve istediğimiz gibi olmayınca kendimizle kavga edip tekrar başa sarmak. Ya öyle değilse, keşke, ne iyi olurdu diyerek ömrümüzden ömür feda ediyoruz. İyi mi yapıyoruz? Bilmiyorum…
Sevinç için de aynı mesafe gerekiyor. Zihin sürekli kötü ihtimalleri tararken elindekini görmeye vakit bulamaz. Bazen bir şeyin değerini onu kaybetme ihtimalinde anlarız. Yavaşlayınca fark edersin. Sevinç büyük olaylar beklemiyordu. Güneş ısıtıyordu, yapraklar sonbaharın sarısına bürünmüştü, kuşlar ötüyordu, bulutlar gökyüzünde dünyanın en güzel gösterisini sunuyordu ve görmüyordun… Neden mi? Çünkü “Sen hızlıydın.”
Her düşünceyi seçemezsin, her duyguyu da istediğin gibi ayarlayamazsın. Hayatta elinde olmayan şeyler olur. Ama akan şeyin içinden neyi taşıyacağın ve hangisine yanıt vereceğin hâlâ senin elinde. Düşüncelerinin seni nereye götürdüğünü görebilirsen, bazen başka bir yola sapabilirsin. Yaşadığın hayat, o küçük duraklamalarda şekilleniyor. Duraklamayı öğretemediysen kendine, eyleme geçmeyi ertelemeyi öğretebilmelisin. Bu arada hayatına güzellik katacak her şeyi kolaylıkla erteleyebildiğini de hatırlatmak isterim.
Konuyu düşünceler ve seçimler üzerinden ele aldım fakat bunu ilişkiler üzerinden de ele alıp irdelemek mümkün. Her birimiz arkadaş, dost, sevgili, eş seçimlerinde benzer yollardan geçiyoruz. İlişki adına seçim yaptığımız ve yola çıktığımız kişilerle olan sürecimizde uğradığımız hayal kırıklıkları ve keşkeler, bizi yaşadığımız anların öncesine götürüp diğer seçenekleri aklımıza getiriyor. Mutluysak sorun yok ama mutsuzsak, hayal kırıklığına uğramışsak; öfke, üzüntü, korku ve arayış apansızca bizi kendi içine çekiyor. Aslına bakarsanız, bu döngüyü hayatımızda var olan tüm konulara uyarlayabiliriz. İş seçimi, araç seçimi, yaşam alanı seçimi, arkadaşlık seçimi ve uzar gider listemiz. Her birinin kendi hikayesinde duygular kendisini belirleyici unsur olarak önümüze çıkartıyor.
Uzun lafın kısası; insan zihni sürekli düşünce üretiyor, bu düşünceler arasında sen bir duygu yükleyip içinden bir tanesini seçtiğinde düşünce duygu kimliğini yürütüp eyleme geçiyor. Sonrasında bu akan düşünceye yüklenmiş duygu ile hareket ettiğinde şu temel dört duygu ile muhatap oluyorsun: korku, öfke, üzüntü ve sevinç… Genelde hızlı akan düşüncelerden duygu yükleyip hayatına dahil ettiğin ve gerçekliğe çevirdiğin çoğu akış hüsranla bittiği için, korku, öfke ve üzüntü baskın duygular haline geliyor.
Ve bunların hiçbiri gerçek değil ama gerçek de… Seçim senin… Yol da… Yolculuk da…
Instagram Murat Tali