2021 yılında arkadaşlarımızla Rize’ye gitmiştik. Konakladığımız yer Fırtına Deresi’nin hemen yanı başındaydı. Oraya dair en net hatırladığım şeyler; uyurken ninni gibi akan suyun sesi ve mekâna ait tatlı bir köpeğin hafızamda sıcacık bir yer edinmiş olması.
Sabah soğuk ama tertemiz bir havaya uyanmıştık. “O sabah her şey ne kadar da net ve temizmiş,” diye geçiriyorum şimdi içimden. Suyun kenarında bir müddet oyalandıktan sonra kahvaltı yapacağımız alana yöneldik. Keyfim yerinde, huzurluyum… Mıhlama yiyorum, bir elimde tavşankanı çayım var… Gözlerim sık sık Fırtına Deresi’ne ilişiyor, hayran hayran bakıyorum.
Sonra o salonda çalan şarkı içimde yükseldi. Bedenim bir yere kayıyor sanki ama ruhumun her taşı nasıl da ayakta? Ağlamaya başladım; ama nasıl bir ağlama… Durduramıyorum. Yarama tuz basılmış gibi, feryat figanım. Arkadaşlarım şaşkın: “Ne oldu, kötü bir haber mi aldın? İyi misin? Bir şey mi oldu?” diye sorular soruyorlar.
Neye ağladığımı tam olarak bilsem onlara da izah ederim; lakin bende de yok o bilgi. Şu an dolu dolu bir duygu akıyor gözlerimden. O ara mekânın sahibi masaya uğradı boşları almak için. Beni görünce gayriihtiyari soruverdi: “Yapabileceğim bir şey var mı?”
Çalan şarkıyı sordum: “Hangi dil bu? Ne anlatıyor?”
Lazca bir ağıtmış.
Hiç bilmediğim, anlamadığım bir dilin ağrısını iliklerime kadar hissetmişim. O günden sonra idrak, zihnimden kalbime indi. Birbirimizi anlamak ve sevmek için aynı dile hiç ihtiyacımız yokmuş. Ruhlarımızın bir parçası birbirini ezelden beri tanıyor. Ve belli ki acının dili her yerde aynı…
Sevgi diliyorum Allah’ım… Nasıl güzel, nasıl sonsuz varlıklar olduğumuzu hatırlayacağımız anlar diliyorum.
Teşekkür ederim.
