Yörüklük bir geçmiş değil; hâlâ yürüyen bir hafızadır. Bir çalıştaydan, köklere ve insan olmaya uzanan bir yolculuk…
17 Ocak 2026’da, Antalya Muratpaşa Belediyesi’nin hazırladığı ve ev sahipliği yaptığı organizasyonla, Türkan Şoray Kültür Merkezi’nde düzenlenen Yörük Çalıştayı’ndaydım. Anadolu’nun dört bir yanından gelen Yörük Türkmenler aynı çatı altında buluşmuştu. Farklı coğrafyalar, farklı ağızlar, farklı hikâyeler… Ama aynı yürüyüşün insanlarıydı hepsi.
“Türkmen” ve “Yörük” kavramları, tarihsel ve kültürel olarak birbirinden kopuk değildir. Türkmen, Oğuz topluluklarının genel adı olarak kullanılırken; Yörük, bu topluluklar içinde konar-göçer yaşam biçimini sürdürenleri ifade eder. Bu ayrım bir üstünlük ya da köken iddiası değil, yaşam tarzına dair bir tanımlamadır. Türk adı, tarihsel bir kimliğin ötesinde, dünyayı geçici bir konak olarak gören insan tavrıyla ilişkilendirilen bir dünya algısını çağrıştırır.
“Gök kubbe çadırımız, meşalemiz güneştir.”
Bu anlayışla yaşayan Yörüklerin dünya görüşü; binlerce yıllık Türk kültür hafızasının, Gök Tanrı inancı ile İslamiyet’in aynı potada erimesinden doğan eşsiz bir sentezdir. İnancın merkezinde yer alan “doğa ile uyum”, doğayı sadece bir kaynak değil, her parçasıyla canlı ve kutsal bir bütün olarak görür. Bu kadim miras, eski Yörük otağlarının tepesinin açık olmasında bile kendini gösterir; bu sadece pratik bir duman tahliyesi değil, kul ile Yaratıcı arasında hiçbir engelin bulunmadığını, ilahi rahmetin doğrudan haneye süzülürcesine ulaştığını temsil eden aracısız bir imanın duruşudur.
Yörüklerin yürüyüşü yalnızca fiziksel bir hareket değil, mevsimlerle uyumlu bir yaşam felsefesidir. Çalıştayda, Muğla Yörük Obaları Başkanı ve Türk Boyları Konfederasyonu Yönetim Kurulu Üyesi Orhan Akcan ile yeniden karşılaştık. Ondan duyduğum şu söz zihnime kazındı: “Yörük, doğayla kavga etmez; onunla konuşur.” Bu konuşma hali, doğadaki her unsurun bir “iyesi” (koruyucu ruhu) olduğu inancından beslenir. Suyun kirletilmemesi, ateşin kutsallığı ve eşiğe duyulan hürmet gibi ritüeller, bu ruhçu saygının İslam’ın “emanete riayet” ilkesiyle birleşmesinden doğan derin bir ekolojik bilinçtir.
Orhan Bey ile sohbetimizi derinleştirdiğimizde, bu inanç sisteminin sosyal hayata yansımasını da konuştuk. Yörüklerde eski Gök Tanrı inancının ve Şamanist geleneklerin izleri sadece doğada değil, insan ilişkilerinde de tüm canlılığıyla devam ediyor. Orhan Bey’in üzerine basa basa vurguladığı gibi, bu kültürde kadın ve erkek mutlak bir eşitlik içindedir. Çadırın direği nasıl birse, obanın yükü de, sözü de kadın ve erkek arasında eşit bölünür. Kadın, sadece evin değil, törenin ve yürüyüşün de ortağıdır. Bu kadim eşitlik, binlerce yıllık bir adaletin bugüne taşınan mirasıdır.
Bu bilinç, mezarlık kültüründe de dikey bir bağlantıya dönüşür. Gök Tanrı inancındaki “Hayat Ağacı” kültü, bugün mezarlıkların başucunda yükselen ulu ağaçlarda yaşar. Bu ağaçlar, dallarıyla göğe uzanarak yer ile gök arasında duaları Allah’a ulaştıran manevi birer elçidir. Yörük için mezarlıklar aynı zamanda birer “tapu senedi”dir. Toprak mülkiyeti kâğıtlarla değil, ataların defnedildiği ve ulu ağaçlarla mühürlenen bu alanlardaki yaşanmışlıklarla tescillenir. Bir yerin vatan olduğunu gösteren en güçlü kanıt, oraya bırakılan kökler ve ataların ruhlarıdır.
Konferans sonrası Orhan Akcan Bey ile yemek yemek için dışarı çıktık. Salon kalabalıktı, biz de açık havayı tercih edip yemeğimizi mavi bir arabanın kaportası üzerinde yedik. Yörük sofrası böyledir; niyet varsa, masa her yerde kurulur. Asıl incelik ise arabanın sahibinin gelip selam vermesi, sessizce şoför koltuğuna oturup yemeğimizi bitirmemizi beklemesiydi. Boynundaki sarı yağlığıyla sergilediği bu hâl, kültürün bazen tek bir davranışta nasıl cisimleştiğini gösteriyordu.
Ailemin Muğla Yatağan-Milas yöresinden olduğunu ve Yörük olup olmadığımı bilmediğimi söylediğimde Orhan Bey hiç tereddüt etmeden, “Kesin Yörüksün,” dedi. Bu söz, bir kimlik tespitinden çok, bir yol arkadaşlığı teklifiydi benim için. Ve bundan onur duydum.
İnsan olmak için yoldayım. Yörükler gibi yürüyorum hayat yolunda. Gökyüzünü bir çatı, yeryüzünü bir ocak ve mezarlarını birer mühür kabul eden bu kültürü damarlarımda hissediyorum. Türkmen olmak bir köktür; Yörük olmak ise o kökün yürüyüş hâlidir.
Onlar hâlâ yürüyor. Yetişin onlara.
Bu yazı; 17 Ocak 2026 tarihli Muratpaşa Belediyesi Yörük Çalıştayı’ndaki gözlemlerim ve Muğla Yörük Obaları Başkanı Orhan Akcan ile yapılan söyleşilerden esinlenerek kaleme alınmıştır.
