Karşı tarafı yargılamak amacıyla sorulmayan, sadece ve sadece karanlığa ışık tutma amacı taşıyan bir soru: “Neden övemiyorsun?”. Bugüne kadar hiç sormadıysan kendine; belki biraz incitebilir ya da canını sıkabilir. Ya da belki “Gerçekten ben niye övemiyorum ya?” da dedirtebilir. “Övmeye ve övülmeye değer olan” kalıplarını bir kenara bırakıp kendimize daha objektif bir yerden baktırmak için soruyorum.
Övmek ve övülmek üzerine her düşündüğümde, bunun sevgiyi alabilme kapasitesiyle ilgili olan dinamiğine de bakamadan geçemedim. Çünkü bunu sadece ego verisi üstünden incelemek çok fazla sığ. Bu o kadar da basit değil. Bir de karşı tarafı göklere çıkarıp kendine iltifat edildiğinde onu kabul etmekte GERÇEKTEN zorlananlar var ki o apayrı bir yazı konusu… Ben şu çoğunluk kısımdan bahsetmek istiyorum. Karşı tarafta gerçekten alkışlanası bir durum var ve sen bu konuda sessiz kalmayı tercih ediyorsun? Sende olmayan bir şey karşı tarafta olduğunda neden insanlar sessiz kalmayı seçer? Ya da yüzeysel bir geçiştirmeyle kapatıp o kişinin hakkını vermezler? İş herhangi bir şeyi takdir etmeye geldiğinde sözcükler ağır, ses tonları düşük.
Bende olmayan bir şeyi karşı tarafta görmem mi beni bozuk hissettiren? Ya da kendimden daha iyi olması mı bütün mesele? Övgüyü almayı seviyorsun ama vermeye gelince pintilik yapanlar; ses tonları düşük, yüzeysel bir geçiştirmeyle o anı kapatıyorlar. Ciddi bir özgüvensizlik, bastırılmış bir yoksunlukla beraber özgürlük hissinden bihaber ruhun sancısı… Uzaklara dalarak gücünü kaybetmeye başlayan bir figür gibi gözüküyor insanlar gözüme böyle durumlarda… Ses tonu düşük ve günü kurtarıyor. İşine geleni işine geldiği gibi övüyor. Övebilmek ayrı meziyet ama bazen bir takdiri bile çok görüyor. Gerçekten öven birini gördüğünde de bunu öven kişideki bir değer kaybı olarak görüyor gizliden.
Boynuzsuz bir koyun misali, alacaklı tüm olup bitenden. “Benim yolum burası; ben buradan yürüyeyim en iyisi”nin yerini “her yerden yürüme hakkı”nın varlığına değişiyor; “Neden övemiyorsun?”un arkasındaki perdenin rengi. Sert gerçeklerle yüzleşemeyen insan… Her günü; o günü öyle ya da böyle kurtarmak ya da bir önceki günün cürümü… Kişisel hayatının imzası yok. Ve ömrünün sonuna kadar becerebileceği tek şey yargı dağıtmak ve negatif basmak. Belki de bu, senle beni aynı düzeye getirebilmenin bilinçdışı metodu. Böylelikle bir yer edinilebileceğini düşünmek bende; bugünkü sende. Burada takılı kalırsın, bu noktada. İşte geldiğin bu nokta; senin eril ya da dişil tarafının zirve manifestosudur.
