Site icon Yuvaya Yolculuk Dergisi

İnsanın Yolculuğu VII – Öğrenmek

Hayvanların yaşamlarını izlerken öğrenmek denen kavramın gerçekliği ile yüzleşiyorum. Deneyerek öğrenmek ve içselleştirmek tüm hayvanların ve bitkilerin doğasında var. Hayvanlar, bitkiler, ağaçlar daha doğrusu dünya üzerindeki tüm canlılar bunu deneme/yanılma yöntemleriyle ve yaşayarak öğreniyorlar… Öncelikle iç güdüleriyle, sonrasında da düşerek, kalkarak, aç kalarak, kaçarak ve izleyerek deneyimliyorlar ve içselleştiriyorlar. Kimse onları bir kenara oturtup ellerinde tebeşirlerle öğretmiyor hayatı ve onlar yaşamayı gerçekliğin içinde deneyimleyerek büyüyorlar. Peki insan bu öğrenme sürecini nasıl içselleştiriyor dersiniz?

Öncelikle, doğuştan oldukça zayıf ve muhtaç bir kimlik olarak doğan insan ebeveynlerin ve toplumun onlar için ördüğü geleceği uyum sağlamak gibi bir beklentiyle yaşama ilk adımlarını atıyorlar. Bir kedi doğduğunda önünde meslek seçimi gibi seçenek yok. Geleceği için kaygılanan ve bizim gibi olma sürünürsün bakış açısına sahip aile ortamında yer almıyor. Tüm yaşamı izleyin, her canlı olduğu kadarıyla var. Bir meyve ağacını izleyin, sahip olduğu dal, açıp tutunan kadar çiçek ve beslediği kadar meyve veriyor. Hatta başka meyve vermeye de çalışmıyor. Yani müzisyen olmak isterken, bankacı olmuyor.

Konu öğrenmek olunca ilk öğrendiğimiz şey sanırım, itaat etmek oluyor. Tabi öncesinde yemek yemeyi, tuvalete gitmeyi, kişisel bakım yapmayı, giyinmeyi, yürümeyi, koşmayı da öğreniyoruz fakat onlar literatürümüze öğrenmek olarak işlemiyor, çünkü hepsi olması gereken şeyler ve doğada cereyan eden ne varsa birebir aynısı olduğu için de çok önemsenmiyor…  Fakat, itaat etmek ve teslim olmak kesinlikle bir öğretinin ya da öğrenme sürecinin içinde çokça badireler atlattığımız gerçekliğimiz haline geliyor. Anneye itaat, babaya itaat, abiye ablaya itaat, dedeye nineye itaat, topluma itaat, okula itaat, sisteme itaat ve uzar gider liste. Halbuki biz ilk önce okuma yazmayı öğrendiğimizi sanıyoruz oysa ondan çok daha önce öğrendiğimiz bir şey var ki o da hayatımız boyunca kimliğimizle birlikte anılacak olan itaat etme eylemidir.

İtaat etmeyi öğrendikten sonra da karşımıza çıkan şey sanmak ve zannetmek halleri oluyor. İtaat ile eğitilen benliğimiz, bir müddet sonra tamamen teslim olur ve kendisi olmaktan çıkar. Bu tıpkı, yavaş yavaş ısıtılan suyun içinde olan kurbağaların tepki vermemesi ve sonrasında ölmesi gibi bir durumu ifade ediyor aslında. Birden sıcak suya atıldığında aniden tepki veren kurbağa, yavaş yavaş ısıtılan suyun içinde ölümü fark etmeden deneyimliyor. İnsanın yaşamı da tam olarak böyle, öğretilen tüm bilgiler ve zorlanan tüm karakteristik özelliklerimiz yaş aldıkça o kadar çok deforme oluyor ki günün sonunda elimizde kalan tek şey, toplumun şekillendirdiği kimliklerimiz ve onu ben sanan varlığımız oluyor. O andan itibaren, istediğimiz, talep ettiğimiz, bizi mutlu edeceğine inandığımız her istek aslında toplumca öğretilen ve gerçek olmayan görüntülerden ibaret. Bizi daha mutlu edeceğine inandığımız bir eşyaya sahip olduğumuzda onun bizi mutlu etmediğini öğreniyoruz. Fakat itaat kültürü ile bezenmiş zihnimiz o kadar çok fazla yönlendirme ile baskı altında tutuluyor ki bu andan itibaren mutluluğu; zanlar içinde aramaya başlıyor. Doğal halimiz olan mutluluğu ve sevgiyi elde etmek için çabalamamız gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü bize ilk öğretilen şeylerin başında da bu geliyordu. Anne babalarımızda bize bu şekilde yaklaşmıyor muydu? Ya da biz çocuklarımıza, sevdiklerimize, arkadaşlarımıza böyle yaklaşmıyor muyuz?  İtaat eden, bizim istediğimiz gibi olan insanlara daha fazla tolerans ve sevgi göstermiyor muyuz?

Öğrenmek kavramı; insan yaşam döngüsünde çok fazla müdahaleye maruz kalan, şiddeti sürekli olarak içinde taşıyan, A’dan başlayıp Z’ye uzanan, oradan da 1×1’den 10×10’a kadar ezberlenen ve sonrasında da içine tarih, imla işaretleri, deneysel bilgiler eklenen, insan olarak hayatın içinde nasıl durmamız gerektiğini dikta ile dayatan bir yaşam formu tanımıdır. Gerçek öğrenme ve öğretme kavramını insan hariç tüm varlıklar çok güzel deneyimliyor. Düşe kalka, bata çıka, yerlere çakıla çakıla öğrenmenin ve hayatta kalmanın, yaşama tutunmanın ne olduğunu öğreniyorlar. Bizlerde durum böyle mi peki? İnsan doğduktan sonraki süreçte öğrenme aşamalarının tamamında bağımlı bir varlık haline getiriliyor ve öğrendiği şeyler ile asıl olanı unutuyor. Ben olmayı, birey olmayı, varlık olmayı ve daha birçok şeyi kaybediyor. Çocuğun büyüme yolculuğunda bildiği, öğrendiği, yaşadığı ve deneyimlediği her şey zihnimizde kalabalık ve çirkinlik yaratıyor. Bu olgunlaşmamış insanlık halimiz bir bedenin içine sığdırılıp orada dokunmayı, idrak etmeyi ve hazzı da deneyimlemeye hazırlanıyor. İnsan öğretiler içinde öylesine yoğun ve kıstırılmış halde hareket etmek zorunda kalıyor ki günün sonunda ait olduğu bedenin de farkında olmuyor. Öğrenmenin beş duyu ile gerçekleştiği dünya da beş duyusunun algıları ne yazık ki öğretilme ve eğitilme çabaları içinde azalıyor ve kayboluyor. Duymamaya, görmemeye, konuşmamaya, tat almamaya ve hissetmemeye başlıyoruz. Zihin kendisine öğretilen tanımlarla günün sonunda kendisini öğretilerin bir yansıması ve eseri sanmaya başlayarak, ait olduğu bedenin de bilgeliğini yitiriyor.

 

Diğer yolculuk yazıları

1. Anne Baba Kimliği

2. Rahim – Spermin Bilgeliği

3. Doğum – Ölümün Başlangıcı

4. Ağlamak

5. Büyümek

6. Okul

 

 

Exit mobile version