08 Temmuz, 2026

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Yolun kendine çıkan taşları üzerine bir inceleme

İçimde uzun zamandır evirip çevirdiğim, bir dost sohbetinin dumanı tüten bir çay bardağının yanına sızdırıp masama bıraktığı o kadim paradoksun peşindeyim bugün. Sahi, insan neden en çok kendi yoluna taş koyar? Neden tam huzuru bulmuşken, her şey pürüzsüz akacakken o nehrin yatağına bizzat kendi elleriyle, tırnaklarını kanata kanata kayalar taşır?

Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Bizler ömrümüz boyunca hep mahrum kaldığımız, hasretini çektiğimiz, geceleri uykumuzu bölen o eksik şeylerin peşinde koştuğumuzu sanırız. Sevgi isteriz, samimi bir yakınlık, ruhumuzu korkusuzca yaslayacak sakin bir liman dileriz. Dünyanın bütün gürültüsünü dışarıda bırakıp bizi sadece “biz” olduğumuz için saracak bir elin özlemiyle yanarız. Ama tuhaf ve izahı güç olan o sızı tam da bu noktada, o arzuladığımız kapı gerçekten çalındığında başlar. Kapı çalınır ama biz açmak yerine sürgüleri kontrol ederiz. İçerideki bütün eski, tozlu korkular bir anda ayağa kalkar. Adımlarımızı geri çeker, sesimizi yükseltir, durup dururken fırtınalar koparırız. Sonra da o kendi ellerimizle yıktığımız enkazın ortasında, nedenini bilmediğimiz bir haklılık duygusuyla, kalbimiz kırık öylece kalakalırız.

Geçenlerde çok sevdiğim bir dostum, kahve fincanının arkasına gizlediği derin bir iç çekişle bir hikaye anlattı bana. Hayatın tam göbeğinden, belki de pek çoğumuzun aynaya baktığında gördüğü ama itiraf edemediği bir hikaye… Bekar bir kadın, hayatını çocuklarına yani ailesine adamış. Kendi özlemlerini, gençliğini, kadınlığını bir kenara bırakıp hep “başkalarının koruyucusu” rolünü üstlenmiş. Derken ömrünün bu dingin virajında, karşısına güzel bir nefes, samimi bir ilişki, ruhunu ısıtan bir insan çıkıyor. Hayat ona uzun zamandır sakındığı o sıcaklığı nihayet ikram ediyor. Fakat kadın ne yapıyor biliyor musunuz? Sürekli bu ilişkiyi sabote ediyor. Tam her şey yoluna girecekken, tam o dinginliği, o hesapsız sevilmenin tadını çıkaracakken yersiz çıkışlar yapıyor. Sebepsiz kavgalar çıkarıyor, karşı tarafı acımasızca eleştiriyor, adeta onu kendinden uzağa itmek için bahaneler üretiyor.

En büyük korkusu, kabusu ne peki? Çocuklarının bu ilişkiden haberdar olması. Dışarıdan soğuk bir gözle baksanız, “Neden yapıyor bunu, deli mi? Hak ettiği mutluluk ayağına gelmiş işte,” dersiniz. Değil. Aslında o kadının savaşı ne sevgilisiyle ne de onun sunduğu temiz sevgiyle. Onun savaşı, kendi içine kurduğu, yargıcı da savcısı da bizzat kendisi olan o görünmez mahkemede. Ruhunun bir tarafı büyük bir açlıkla “Ben de insanım, sevilmek, fark edilmek, birinin gözlerinde erimek benim de hakkım” diye fısıldarken; diğer tarafı çok daha gür, çok daha cezalandırıcı bir sesle bağırıyor: “Sen iyi bir annesin, sen fedakar bir evlatsın, senin sınırların belli, bu sınırı geçersen suçlusun!” İlişki yürüdüğü, derinleştiği an, o zihnindeki “Çocuklarıma ne anlatacağım? Babam yüzüme nasıl bakacak?” korkusu bir tehdit nesnesine dönüşüyor. Ve insan zihni, çözmekte zorlandığı bu devasa iç çatışmayı doğrudan çözmek yerine, problemi kökten ortadan kaldırmayı seçiyor. İlişki mi tehdit yaratıyor? O zaman ilişkiyi bitirmek, o fırtınayı dindirmenin en kestirme yoludur. İşte bu yüzden tam her şey güzelleşirken o görünmez taşlar yola dökülüyor.

Bu sarsıcı örnek, hayatın sadece ikili ilişkiler formunda değil, yaşamın tüm alanlarında karşımıza çıkan o derin, sessiz düşmanın ta kendisidir: Self-sabotaj. Kendini baltalamak.

Peki, sadece aşkta mı yapıyoruz bunu? Dönüp bir bakalım kendi hayatlarımıza. Yıllardır bir kitap yazmak istersiniz, kafanızda cümleler uçuşur, karakterler et kemiğe bürünür ama o masanın başına oturup ilk kelimeyi bir türlü yazamazsınız. Hep bir temizlik yapılması gerekir, hep o gün başka bir iş çıkar, hep ertelenir. Ya da işinizde çok daha iyi bir yere gelmek, hak ettiğiniz o başarıyı yakalamak istersiniz; önünüze muazzam bir fırsat çıkar ama başvuruyu son güne bırakır, o trenin gidişini uzaktan izlersiniz. Para kazanmak istersiniz ama tam kontrat imzalanacakken o masadan kalkacak bir huzursuzluk yaratırsınız. Görünürde hep hedefe doğru yürüyoruzdur, dudaklarımızdan dökülen şarkı hep başarıya ve mutluluğa dairdir; ama adımlarımız derinde hep o hedeften kaçışın gizli ritmini tutar.

Çünkü bizler, dünyadaki pek çok insanın sandığı gibi sadece başarısızlıktan ya da acı çekmekten korkmayız. Biz aslında başarıdan da korkarız. Mutluluktan da o pürüzsüz huzurdan da korkarız. En çok da tüm bunların getireceği o köklü, geri dönüşü olmayan “değişimden” korkarız. Hedefe ulaştığımızda, o arzuladığımız aşkı ya da başarıyı bağrımıza bastığımızda, artık eski “biz” olamayacağımızı biliriz çünkü. Savunmalarımızı bırakmamız, o güne kadar bizi koruyan zırhları söküp atmamız gerekir. Yeni bir kimliğe bürünmek ruhumuza ağır gelir. Bilinmeyen, denenmemiş, tecrübe edilmemiş bir mutluluk ihtimali; ezbere bildiğimiz, içinde nefes almaya alıştığımız, evimiz gibi tanıdığımız o eski acıdan daha ürkütücü gelir bize. Acının bile kendine göre bir konfor alanı vardır; onunla nasıl baş edeceğini bilirsin, köşeleri bellidir, canını ne kadar yakacağı tahmin edilebilirdir. Ama mutluluk? Mutluluk çıplaklık ister. Duvarları yıkmayı, o korunaklı kalelerin dışına çıkmayı gerektirir.

Çoğumuz çocukken sırtımıza yüklenen ama hiçbir zaman yüksek sesle, harf harf söylenmeyen o gizli, görünmez sözleşmelerle büyüyoruz. O çocukluk evlerinin havasından, annemizin derin iç çekişlerinden, babamızın çatık kaşlarından soğuruyoruz o kuralları. “Önce başkalarını düşün”, “Çok gülme, arkasından mutlaka büyük bir acı gelir”, “İnsanlara fazla güvenirsen sırtından vurulursun”, “Fedakarlık yapmıyorsan yeterince sevmiyorsundur.” Yıllar geçiyor, o evlerin kapıları kapanıyor, kokuları dağılıyor, belki o insanlar bu dünyadan göçüp gidiyor ama o görünmez kurallar ruhumuzun anayasası olarak kalbimizin en derin odasında asılı duruyor. Annesinin ömür boyu mutsuzluğuna, yalnızlığına şahitlik ederek büyümüş bir çocuk, yetişkin olduğunda ebeveyninden daha mutlu, daha coşkulu bir hayat sürmeyi bilinçaltında bir “ihanet” gibi algılayabiliyor. “O bu kadar acı çekmişken, ben nasıl el üstünde tutulup mutlu olabilirim?” sorusu görünmez bir pranga gibi ayağına dolanıyor. İşte o yüzden kendini sabote etmek, dışarıdan ne kadar yıkıcı ne kadar mantıksız görünürse görünsün, psikolojik açıdan o çocukluk evindeki sadakati, o eski tanıdık yaraları ve güvenli sayılan o eski kimliği koruma çabasından başka bir şey değildir.

İnsan, hayatında eksik olan şeylerden değil, sahip olabileceği şeylerin büyüklüğünden, o azametinden korkarmış aslında. Yakınlık isteriz ama biri bize fazla yaklaşınca nefesimizin daralması; tam anlaşılacağımız, içimizin görüneceği o büyüleyici noktada aramıza ördüğümüz o kalın, yüksek duvarlar sevgiye karşı değildir. O duvarlar, sevginin bizi dönüştürme gücüne, bizi bütünüyle çıplak ve savunmasız bırakma ihtimaline karşı olan korkumuzdandır. Haklı çıkma çabasından vazgeçemeyişimiz, acılarımızı bir kimlik kartı, bir madalya gibi göğsümüzde taşımaktan bir türlü vazgeçemeyişimiz hep bu yüzdendir.

Günün sonunda, masamdaki karalamalara ve o dostumun hikayesine bakarken fark ettim ki; hayatımızdaki pek çok güzel başlangıç, pek çok hırslı teşebbüs ya da o can feda ilişkiler, sevgi ya da yetenek eksikliğinden ötürü bitmiyor. O ulaşılan güzelliğin, o kapıyı çalan şansın içimizde uyandırdığı o muazzam, o çıplak kalma korkusundan yorulup kırılıyor. İnsan yoruluyor kendi kendisiyle savaşmaktan.

İnsanın bu dünyadaki en uzun, en meşakkatli, en çok sabır ve cesaret isteyen ama bir o kadar da mukaddes olan yolculuğu; başkalarının beklentilerine, toplumun dayatmalarına ya da geçmişin o soluk gölgelerine değil, kendi yalın, sade ve hesapsız mutluluğuna sadık kalmayı öğrenmesidir. Kendini sabote etmekten, kendi yoluna taş koymaktan vazgeçmek; kapı her çalındığında içeride korkuyla titreyen, “Şimdi ne olacak?” diye ağlayan o küçük çocuğun elinden şefkatle tutabilmektir. Onun gözlerinin içine bakıp “Korkma, güvendeyiz ve mutlu olmayı hak ediyoruz” diyerek, gelen o güzel misafiri cesaretle, naifçe içeri buyur edebilmektir.

Murat Tali

Yazar

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir