Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük hapishanesi çoğu zaman dışarıda değil, kendi içinde kuruludur.

Korku bunların ilki. İnsan korktuğunda dünyası küçülür. Bilinmeyenden, kaybetmekten, yalnız kalmaktan, yoksun kalmaktan korktukça kendi sınırlarını kendi çizer. Sonra o sınırları güvenlik sanır. Bir süre sonra özgürlükten değil, güvenliğinden vazgeçemeyen bir varlığa dönüşür.
Korkunun yanına öfke konulduğunda ise insan artık yalnızca kendisinden değil, birbirinden de korkmaya başlar. Ona bir düşman gösterilir. Bir taraf seçmesi istenir. “Onlar” vardır artık; bizden olmayanlar, bizim gibi düşünmeyenler, bizim gibi yaşamayanlar… Ve insan, kendisine yaşatılan sıkışmışlığın gerçek nedenini sorgulamak yerine, karşısındaki insana öfkelenmeye başlar. En acısı da şudur: Bazen insan, kendi yarasının karşısında duran kişiyi suçlu sanır.
Sonra hüzün gelir.
İnsanın sahip olmadıklarına, olamadıklarına, ulaşamadıklarına bakılır. Ona sürekli başka bir hayat gösterilir. Daha güzel bir beden, daha büyük bir ev, daha yüksek bir makam, daha çok para, daha fazla kabul görme… İnsan kendisini olduğu haliyle eksik hissetmeye başladığında, içinde hiç kapanmayan bir boşluk oluşur.
Ve tam o boşluğun ortasında mutluluk belirir.
Ama bu kez mutluluk bir hâl değil, bir ürün olarak sunulur.
“Şuna sahip olursan mutlu olacaksın.”
“Buna ulaşırsan tamamlanacaksın.”
“Biraz daha kazanırsan, biraz daha görünür olursan, biraz daha başarılı olursan…”
İnsan da hayatını yaşamaktan çok, kendisine vaat edilen o hayatın peşinden koşmaya başlar.
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı burada.
Korkuyoruz, öfkeleniyoruz, üzülüyoruz ve sonra bütün bunlardan kurtulmak için mutluluğu satın almaya çalışıyoruz. Oysa belki de mesele bu dört duygudan kurtulmak değil; onlarla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmek.
Korku bize sınırlarımızı gösterebilir.
Öfke, ihlal edilen bir yanımızı haber verebilir.
Hüzün, kaybettiğimiz bir şeyi hatırlatabilir.
Mutluluk ise sahip olduklarımızın değil, varlığımızın içinden doğabilir.
Belki insanın uyanışı da tam burada başlıyor.
Dışarıdaki dünyanın ne söylediğini tamamen susturmakla değil, içeride kimin konuştuğunu fark etmekle…
Çünkü insan bazen başkalarının kurduğu bir düzenin içinde yaşarken, kendi hapishanesinin anahtarını da cebinde taşıyor.
Korkusunu tanımadan özgürleşemiyor.
Öfkesini anlamadan sakinleşemiyor.
Hüznüne dokunmadan iyileşemiyor.
Ve sahip olduklarının ötesinde kendisini bulmadan gerçekten mutlu olamıyor.
Belki de bütün mesele, kalbin iplerini yeniden elimize almak.
Çünkü insanın asıl uyanışı, dünyanın değiştiği gün değil; dünyaya bakarken kendi içindeki karanlığın da, ışığın da sorumluluğunu almaya başladığı gün gerçekleşiyor.
Instagram : Murat Tali






Yazıda En çok beni düşündüren “insan bazen başkalarının kurduğu bir düzen içinde yaşarken kendi hapishanesinin anahtarını da cebinde taşıyor.”benzetmesi oldu. Korkularımızın, öfkemizin, eksikliklerimizin ve hatta mutluluk anlayışımızın ne kadarını gerçekten bize ait olduğunu sorgulamak, belki de o anahtarı fark etmek demek. Dış dünyanın üzerimizdeki etkisini görürken kendi irademizi de unutmamak. Sanırım yazının sözünü ettiği “uyaniş” da tam burada başlıyor. Düşündüren güzel bir yazı olmuş. Kalemine sağlık.