Site icon Yuvaya Yolculuk Dergisi

Samimiyet

Samimiyet, kendin olma cesaretidir. Samimiyet, her söz ve eyleminde, benzersizliğini doğallıkla ifade edebilmektir. İnsan; tüm incinebilirliğine rağmen ağırbaşlılıkla yüreğini ortaya koyabildiğinde ve tüm zorlayıcı koşullara rağmen samimi ve dürüst olmaktan vazgeçmediğinde, kendisini her an daha da çok ve derinden sever. Bu sayede hayatında ne kendi kalbinden yana bir incinebilirlik ne de koşullardan yana bir zorlayıcılık kalamaz. Artık o insanı hiç kimse ve hiçbir durum ıstıraba sürükleyemez.

O halde samimiyet ne yaptığından ne kadar az ya da çok yaptığından ne elde ettiğinden ve ne bildiğinden önce gelir. Samimiyet yoldan, çabadan, güçten ve ilimden önce gelir.

Dilersek kendimizi geçici de olsa ‘iyi’ hissetmek adına sabah akşam konuşur, anlatır, yazar, bir sürü şey yapar, çabalar; bir şeyler kazandım ve bir şey oldum zannıyla havanda su dövebiliriz. Tüm ömrümüzü buna adasak da bir yere varacağı yoktur. Ne yaptığımızdan, nasıl övgüler aldığımızdan, ne başardığımızdan ya da ne bildiğimizden çok niyetimizin ve ne bilmediğimizin idraki bizi büyütür. Esasen de hiçbir şey bilmeyiz. Özellikle de niyetimizin ne olduğunu bir şekilde kendimizden kaçırırız. Samimiyet, ilminden önce cahilliğini görebilmek, konuşabilmek, icabında onunla bir şey yapabilmek ve ağırbaşlı olabilmektir.

Hayattan âlâ öğretmen yoktur. Ama öğrencinin samimiyeti, öğretmenin bilgeliğinden ve çabasından önce gelir. Hislerinin netliği ve sevgisi ile ayna tutan, samimi olmanın ne demek olduğunu varlığı ile ortaya koyan kişi, adı öyle olsun ya da olmasın gerçek bir öğretmendir. Öğretmenin temel görevi, senin kendi içindeki öğretmeni açığa çıkartmana ve nihayet öğretmenden de özgürleşmene yardımcı olmaktır. Ama eli kolu bağlıdır öğretmenin. Çünkü esas olan öğrencinin açıklığı, merakı ve samimiyetidir.

Samimiyet, sonuçtan önce gelir. Sonuç, bizim işimiz değil. Hayatın takdiri o. Biz kendi sorumluluğumuza bakarız ve tek sorumluluğumuz gerçek olmaktır.

Samimiyet kalbidir ve kalpte ikilik yoktur; sadece bilirsin – samimisindir ya da değilsindir. Samimiyetsizlik yüzeysel bir ilişki içinde olmak demektir; ikiyüzlülüktür. İnsan korktuğu için ikiyüzlü olmayı öğrenir ve ancak güven duydukça, sevdikçe ve sevildikçe samimiyeti hatırlar. Ama samimiyet öğrenilmez. İnsan, kendisi olmayı kimden ve nasıl öğrenebilir ki?

İkiyüzlülük olduğum kişiden fazlasını ötekinden ummaktır. Kendi ikiyüzlülüğümüzü görmediğimiz müddetçe, başkalarının ikiyüzlülüğünden mustarip ve şikayetçi olmaya devam ederiz. Samimiyetle yaşamak; başkalarından, hayattan ve hatta Tanrıdan “ummayı” bırakmak demektir. Aşığın bir şikâyeti ya da beklentisi olur mu? O yüzden samimiyetsizlik; aşkı, insanın hayatından ve ilişkilerinden uzak tutan şeydir.

Sevdiğinin samimiyetinden şüpheye düşmek ya da onu sınamak da samimiyetsizliktir. Çünkü bu tavır, onu gerçekte olduğu kişi olarak görüp sevmek yerine onun gelip geçici yüzleriyle, maskeleriyle uğraşmaktır. Bir ilişkide ben, ben değilsem ve sen de sen değilsen; ilişkimiz zaten gerçek bir ilişki olamaz. Kendin olma samimiyeti, bir ilişkide ötekine verilebilecek en büyük hediyedir.

Yine de hediyeleri almak bazen zor gelir. Örneğin bir ilişkide öteki, samimiyetle hatasını kabul edip özür dilediğinde, onu affedemeyebilir insan. Bu durumda hayata ve kendine karşı çok katı görüşlerin, her zaman karşılanması mümkün olmayan, yüksek beklentilerin var demektir. Bu aynı zamanda şu anlama gelir; ya kendini de hatasız olmaya zorluyor ve hata yaptığında affedemiyorsun ya da hatasız olduğunu zannediyorsun. Bunların hiçbirinin kendin olmakla, samimiyetle bir ilgisi yoktur. Hepsi korkunun vücut bulmuş halleridir.

Bu uçsuz bucaksız alemin ıssızlığında zaman zaman herkes korkar ve güvensiz hisseder. Ötekini de kendini de her zaman anlayamasan da dostça davranmak gerekir bu yüzden. Davranışları, alışkanlıkları, bağımlılıkları, tepkileri görürüz fakat niyetleri ve ihtiyaçları hatta bazen duyguları göremeyiz. Acı ve korku ile inşa edilmiş bir sürü kabuk yüzünden gerçekte kiminle muhatap olduğumuzu bile göremeyiz. Dolayısıyla her şeyi “hemen” anlayamayız. Kendimizi de her zaman doğru anlatamayız. Anlayamadığımızda (ve anlaşamadığımızda) dostluktan vaz mı geçmeliyiz?

Sözün özü; her durumda kendin olmaya niyet et. Hatırla ki, niyet bir taahhüt değildir. Kendi içinde sade bir samimiyet beyanıdır. Dünyaya “hoş nazarla” bakmak ve uzanan eli hürmet edip tutmak dışında Dünya ile gereksiz alışverişi bırak ve sükût ile kendine dön, kendine bak, kendini bil – özde yaşamayı düstur edin. Böylesi bir sadelik, tüm ömrü hakiki olanla ve lezzetle doldurmaya yeter.

Exit mobile version