Öykü Serter’in Hikâyesinden Aklımda Kalan: Sevmek mi, Seçilmek mi?
Kasım 2020’de Öykü Serter, Armağan Çağlayan’ın Gör Beni programına konuk olmuş; özel hayatına ilişkin anlattıkları daha sonra pek çok basın kuruluşunda haberleştirilmişti. Geçtiğimiz günlerde, yıllar önce yayımlanan bu röportajdan bir kesit izledim.
Serter, evli bir erkekle çok uzun yıllar süren bir ilişki yaşadığını, ona çok âşık olduğunu anlatıyordu. O yıllarda yuva kurmak, evlenmek ve çocuk sahibi olmak isteyen genç bir kadın olduğunu da söylüyordu. Sonunda ise o ilişkiyi bitirmişti.
Anlattıklarını dinlerken kendimi “Evli biriyle birlikte olmak doğru muydu, yanlış mıydı?” tartışmasından çok başka soruların içinde buldum. Bir insan aynı anda iki kişiyi sevebilir mi? Bir erkek eşini seviyorken başka bir kadına gerçekten âşık olabilir mi?
Ve belki benim için en zor soru:
Bu hikâyede kim daha çok sevmiş olabilir?
Sevmek ile seçmek aynı şey mi?
Bir insanın başka bir insana karşı ne hissettiğini dışarıdan kesin olarak bilmemiz mümkün değil. O erkek de Öykü Serter’i sevmiş olabilir. Âşık olmuş, özlemiş, arzulamış ve onunla başka bir hayatın hayalini kurmuş olabilir. Çünkü bir insanın evli olması, başka bir insana karşı duygular geliştiremeyeceği anlamına gelmiyor.
Ama benim burada takıldığım başka bir şey var:
Sevmek ile seçmek aynı şey değil.
Bir tarafta yıllarca evliliğinin içinde kalan, ailesini ve kurduğu hayatı sürdüren bir erkek var. Diğer tarafta ise sevdiği adamın evli olduğunu bilmesine rağmen yıllarca bu ilişkinin içinde kalan bir kadın. Üstelik kendi anlattığı kadarıyla bu kadın yuva kurmak ve çocuk sahibi olmak istiyor.
İşte ben burada sevgiyi yalnızca “Seni seviyorum” cümlesiyle ölçemiyorum. Bazen insanın ne söylediğinden çok, o sevgi uğruna nelerden vazgeçtiğine bakıyorum. Ve iki tarafın ödediği bedele baktığımda bana aynı görünmüyor.
Kadın, sevdiği adam uğruna onun hayatındaki ikinci kadın olmayı kabul etmiş. Beklemiş. Kendi geleceğinden yıllar vermiş. Kurmak istediği yuvayı ertelemiş. Adam ise diğer kadını kaybetmek istemediği hâlde kendi kurduğu hayattan da vazgeçmemiş.
Bu yüzden bana “Hangisi daha çok sevmiş olabilir?” diye sorulduğunda benim terazim kadından yana ağır basıyor. Belki adam da sevdi ama kendi hayatından asıl vazgeçen tarafın kadın olduğunu düşünüyorum.
Bir insan iki kadını birden gerçekten sevebilir mi?
Bence meselenin en karmaşık taraflarından biri de bu. Adamın eşini de diğer kadını da sevmiş olması mümkün. Ama bu iki sevginin aynı olması gerekmiyor. Eşinde yılların getirdiği ortak geçmişi, alışkanlıkları, güveni, aidiyeti ve birlikte kurulmuş bir hayatı buluyor olabilir. Diğer kadında ise aşkı, tutkuyu, özlemi, heyecanı, anlaşılmayı ve kendisinin başka bir tarafını yaşayabiliyor olabilir.
Uzun yıllar süren ikinci bir ilişkiyi yalnızca “kaçamak” diye açıklamak da bana yeterli gelmiyor. Çünkü yıllar içerisinde o ilişkinin de kendi geçmişi, anıları, kavgaları, özlemleri, alışkanlıkları ve bağı oluşur. Yani bir noktadan sonra adamın hayatında iki ayrı duygusal dünya ortaya çıkmış olabilir.
Acaba ikinci kadın farkında olmadan evliliğin devam etmesini mi sağlıyor?
Bu soru ilk bakışta rahatsız edici gelebilir ama uzun süre düşündüğümde bana hiç de mantıksız gelmiyor.
Eğer adam hayatındaki bu iki ayrı dünyadan farklı duygusal ihtiyaçlarını karşılayabiliyorsa, ikinci ilişkinin varlığı evliliğinde eksik kalan bazı şeylere tahammül etmesini kolaylaştırıyor olabilir.
Belki sevgilisi olmasaydı adam evliliğindeki eksikliklerle doğrudan yüzleşmek zorunda kalacaktı. Ya eşiyle sorunlarını çözmeye çalışacak, ya evliliğini değiştirecek ya da o evliliğin artık yürüyüp yürümediğini sorgulayacaktı.
Ama dışarıda yaşadığı ilişki ona başka bir duygusal alan sağlıyorsa, evliliğindeki eksikliklerle yüzleşme zorunluluğu da azalabilir.
İşte buradaki ironi çok ağır:
Diğer kadın “Bir gün beni seçecek” diye beklerken, belki de onun varlığı adamın evliliğine devam etmesini kolaylaştırıyor olabilir. Bu durumda ikinci kadın evliliği “iyileştirmiyor” ama farkında olmadan onun sürmesine yardımcı oluyor olabilir.
Peki adam iki kadına birden nasıl yetişiyor?
Bunu da çok düşündüm. Bir insan sevgilisiyle birlikteyken ona gerçekten bütün duygusuyla bağlanıp birkaç saat sonra evine dönebilir; eşinin yanında yeniden günlük hayatına, yıllardır sürdürdüğü ev düzenine ve alışkanlıklarına devam edebilir mi?
Evet, edebilir.
İnsan zihni hayatının farklı bölümlerini birbirinden ayırabiliyor. Belki de yıllarca böyle bir ilişkiyi sürdürebilmenin yollarından biri tam olarak bu: İki ilişkiyi aynı hayatın içinde yaşarken zihninde birbirinden ayrı tutabilmek. Bir dünyadan çıkıp diğerine geçmek ve her birinin içindeyken o hayatın gerçekliğine devam etmek.
Peki eşi bunu nasıl anlamıyor?
Belki gerçekten anlamıyor. Belki kocasındaki değişiklikleri görüyor ama başka şeylere bağlıyor: “Çok çalışıyor.” “Dalgın.” “Eskisi kadar yakın değiliz.” Belki de bir şeylerin değiştiğini hissediyor ama bunun yıllardır başka bir kadın olduğunu düşünmüyor. Çünkü insanın yıllardır güvendiği eşinin başka biriyle ikinci bir hayat yaşadığını düşünmesi kolay bir şey değil.
İki ilişki devam edebildiği sürece neden seçim yapsın?
Uzun yıllar hem evliliğini hem de başka bir kadınla ilişkisini sürdüren bir erkek, aslında davranışlarıyla ikisinden de vazgeçmek istemediğini gösteriyor olabilir. Evliliğini bitirmiyor; çünkü eşini, kurduğu hayatı, ortak geçmişini ve düzenini kaybetmek istemiyor. Diğer kadınla ilişkisini de bitirmiyor; çünkü ondan da vazgeçmek istemiyor.
Böyle bir durumda, iki ilişki de devam edebildiği sürece erkeği bir seçim yapmaya zorlayan bir durum ortaya çıkmıyor. Belki de bu nedenle yıllarca hiçbir şey değişmiyor. Çünkü sistem onun açısından çalışıyor. Bedeller ise herkes için aynı değil.
“Metres” kim?
Öykü Serter’in videosunun altındaki yorumlara baktığımda da bu düşünceler devam etti. Onu anlamaya çalışanlar vardı. “Erkekler böyledir” diyenler vardı. Bir de tek kelimeyle “metres” diyenler…
İşte ben bu kelimeye takılıyorum.
Neden evlilik dışı bir ilişkide kadına hemen “metres” etiketi yapıştırılırken, o evliliğin içinde sadakat sözü vermiş olan erkeğin konumu çoğu zaman aynı ağırlıkta tek kelimelik aşağılayıcı bir etiketle tanımlanmıyor?
Üstelik Öykü Serter’in anlattığı hikâyeden, bu ilişkinin maddi bir çıkar ilişkisi olduğu sonucu çıkmıyor. Kendi ayakları üzerinde duran bir kadın, yaşadığı ilişkiyi para veya çıkar üzerinden değil; aşk, yuva kurma arzusu, çocuk isteği ve sonunda yaşadığı hayal kırıklığı üzerinden anlatıyor.
Elbette evli olduğunu bildiği bir erkekle ilişkiye girmek kadının kendi tercihidir ve bu tercihin sorumluluğu da vardır. Ama erkeğin kendi evliliğine verdiği sadakat sözünün sorumluluğunu diğer kadının omuzlarına yükleyemeyiz. Çünkü o sözü veren kişi o kadın değildir.
“Yuva yıkan kadın olmak istemiyorum”
Bir de bu cümle var. Kadınların böyle durumlarda sıkça söylediği veya düşündüğü bir şey:
“Benim yüzümden yuvası yıkılmasın.”
“Ben yuva yıkan kadın olmak istemiyorum.”
Peki o evliliğin sorumluluğu gerçekten dışarıdaki kadının mı?
Evli bir adam evliliğine gerçekten saygı duyuyorsa başka bir kadınla yıllarca süren ikinci bir ilişki yaşamamalı. Çünkü ortada korunması gereken bir yuva varsa onu koruma sorumluluğu öncelikle o yuvanın içindeki insanlara aittir. Başka bir kadına yönelen, onunla ilişki kuran ve bunu yıllarca sürdüren kişi evli olan adamsa, kendi evliliğinin sınırını aşan kişi de odur.
Bu nedenle ben diğer kadının sonsuza kadar “Onun yuvası dağılmasın, ben bekleyeyim” demek zorunda olduğunu düşünmüyorum.
“Ya ben ya karın” demek yuva yıkmak mıdır?
Bence değildir.
Çünkü “Ya ben ya karın” demek mutlaka “Git karından boşan ve benimle ol” demek değildir. Şu anlama da gelebilir:
“Bir seçim yap. Evliliğini seçiyorsan eşinle hayatına devam et ve ben senin hayatından çıkayım. Beni seçiyorsan önce kendi evliliğinle ilgili kararını ver, o ilişkiyi bitir ve ondan sonra benimle yeni bir hayat kur. Ama ikimizi birden hayatında tutamazsın.”
Bana göre bunu söylemek yuva yıkmak değildir. Bu, insanın kendi hayatına bir sınır koymasıdır. Adam yuvasını gerçekten yıkmak istemiyorsa zaten evliliğini seçer. Kimse onu boşanmaya zorlamış olmaz. Diğer kadın yalnızca kendisinin artık bu üçlü ilişkinin içinde olmayacağını söylemiş olur.
Eğer adam diğer kadını seçiyorsa da kendi evliliğini bitirme kararını veren yine kendisidir. Bu kararın sorumluluğunu daha sonra “yuva yıkan kadın” diyerek başka bir kadının üzerine bırakamaz.
Peki iki kadın da aynı gerçeği mi yaşıyor?
Bence hayır.
Eşi, tek eşli bir evlilik yaşadığını düşünürken kocasının başka bir kadınla yıllardır süren duygusal hayatından tamamen habersiz olabilir. Eşini başka bir kadınla paylaştığını düşünmez; onun açısından ortada yalnızca kendi evliliği vardır.
Diğer kadın ise en başından beri başka bir kadının varlığını bilir. Sevdiği adamın evli olduğunu, eve döndüğünde başka bir kadının eşi olduğunu, hayatının tamamının kendisine ait olmadığını bilerek bu ilişkiyi yaşar. Yani eş paylaşmadığını düşünürken, diğer kadın sevdiği adamı başka bir kadınla paylaştığının farkındadır.
Bu nedenle iki kadının yaşadığı gerçeklik aynı değildir.
Biri bilmeden paylaşır. Diğeri paylaştığını bilerek sever.
Belki de ikinci kadın açısından yıllar geçtikçe ağırlaşan şeylerden biri tam olarak budur. Başlangıçta aşkının gücüyle kabul edebildiği bu durum, zaman içinde ona kendi yerini sürekli hatırlatmaya başlayabilir:
“Ben onun hayatındaki diğer kadınım.”
Adam ise iki ayrı dünyayı aynı anda yaşayabilir. Eşinin yanında koca, diğer kadının yanında sevgili olabilir.
Belki aşk değil, umut bitiyor
Öykü Serter’in sonunda ilişkiyi bitirmesi de beni en çok düşündüren noktalardan biri. Yıllarca bu kadar büyük bir aşkla kalmış bir kadın neden bir gün gider?
İlk akla gelen cevap:
“Demek ki artık sevmiyordu.”
Ama bunun tek ihtimal olduğunu düşünmüyorum. Belki aşk gerçekten zaman içinde azaldı. Tıpkı bir zamanlar birbirine büyük bir aşkla bağlanmış insanların yıllar sonra evliliklerinin sonuna gelmesi gibi… Bir zamanlar gerçek olan bir duygu, yıllar sonra tükenebilir.
Ama başka bir ihtimal daha var:
Belki aşk bitmedi. Umut bitti.
İnsan hâlâ birini severken de ondan vazgeçebilir. Çünkü “Seni seviyorum” ile “Bu şekilde yaşamaya devam edebilirim” aynı cümle değildir. Yıllarca beklemek, hayal kırıklıkları, ertelenen gelecek ve değişmeyen gerçeklik bir noktadan sonra insana şunu söyletebilir:
“Ben seni hâlâ seviyorum ama artık bu hayatı istemiyorum.”
İnsanın sonunda bir ilişkiden vazgeçmesinin nedeni her zaman sevgisinin bitmesi değildir. Bazen bekleme gücü biter. Bazen umut tükenir. Bazen de insan yıllarca sevdiği kişiyi seçtikten sonra ilk defa kendisini seçmeye karar verir.
Sonunda benim aklımda kalan
Öykü Serter’in hikâyesinden benim çıkardığım kesin bir hüküm yok. O adamın ne hissettiğini bilmiyoruz. Evliliğinin içinde neler yaşandığını bilmiyoruz. Öykü Serter’in yıllar boyunca neler yaşadığının tamamını da bilmiyoruz. Bu yüzden hiç tanımadığımız insanların duygularına kesin hükümler vermek doğru olmaz.
Ama benim için asıl mesele artık bir insanın aynı anda iki kişiyi sevip sevemeyeceği değil. Ben sevgiyi biraz da insanın o sevgi uğruna neyi göze aldığıyla, neyin bedelini ödediğiyle düşünüyorum.
Bir tarafta kendi kurduğu hayatı büyük ölçüde koruyan bir adam var. Diğer tarafta yıllarca sevdiği adamın hayatındaki ikinci kadın olmayı kabul eden, onu başka bir kadınla paylaştığını bilerek yaşayan, bekleyen ve kendi hayatından yıllar veren bir kadın…
Bu yüzden benim terazim hâlâ kadından yana ağır basıyor. Adam da sevmiş olabilir. Ama çok büyük bir aşktan söz ediyorsak, bana göre yalnızca sevmek yetmiyor. İnsan o aşk için bir şeyleri göze alıyor, bir bedel ödüyor ve sonunda bir seçim yapıyor. Bir insan hiçbir şeyinden vazgeçmeden iki hayatı da sürdürebiliyorsa, onun sevgisiyle yıllarca bekleyen ve bedel ödeyen insanın sevgisini aynı yere koyamıyorum.
Belki de bu hikâyede en çok düşündüğüm şey tam olarak bu:
Bir aşkın büyüklüğünü yalnızca ne kadar sürdüğü değil, o aşk uğruna kimin neyi göze aldığı da anlatıyor.
Ve bazen bir aşk, yıllarca sürmesine rağmen bir seçime dönüşemiyorsa, geriye yalnızca yaşanmış güzel şeyler değil; ödenmiş bedeller ve geri getirilemeyecek yıllar da kalıyor.
Instagram: @gulnurrdan





