Bir kadının kıyafeti üzerinden suç üretmeye çalışan her söylem, gerçeği çarpıtır. Çünkü mesele ne etekte ne başörtüsünde ne de bedendedir. Mesele, suçu mağdurda arayan ve faili görünmez kalan bir zihniyetin varlığıdır.

Geçtiğimiz günlerde izlediğim bir video, aslında yıllardır toplumun içinde dolaşan çok tanıdık bir zihniyeti yeniden gözler önüne serdi. Olay, halk arasında çalışan bir belediye otobüsünde geçiyordu. Otobüste bulunan tesettürlü bir kadın, giyim tarzını kendince ”açık” bulduğu genç bir kıza akıl almaz bir cümle kuruyordu: “tecavüzü hak ediyorsun.” Bu cümleyi duyan genç kız doğal olarak büyük bir öfkeyle tepki gösterdi. Sesini yükseltti, “Bir daha söylesene” dedi. “Ben böyle giyindim diye porno mu çekiyorum?” diye sordu. Yalnızca kendisi için değil, yıllardır aynı zihniyetinin baskısına uğrayan sayısız kadın adına konuşuyordu sanki. “sizin ahlaksızlığınız yüzünden bizim ömrümüz gidiyor” derken de tam olarak bunu anlatıyordu. O sırada başka bir adam da olaya müdahale ederek kimsenin kıyafetine karışamayacağını, herkesin kendi yoluna bakması gerektiğini söyledi. Genç kız ise isyanını sürdürdü. Çünkü orada söylenen şey basit bir eleştiri değildi. Orada açıkça bir suçun gerekçesi mağdurun üzerinde aranıyordu.
Videoda dikkat çeken bir başka şey de o kadının tepkiler karşısındaki haliydi. Bir anda çok rahat kurdu o cümleyi genç kız kendisine tekrar ettirmeye çalıştığında aynı açıklıklar sürdüremedi. Bir demire yöneldi, sonra başka bir yere tutunmaya çalıştı, kapıya doğru kaydı, bakışlarını kaçırdı. Sanki söylediği sözün ağırlığını İlk anda düşünememişti ya da bu kadar sert bir karşılık alacağını hesap etmemişti. Ama zaten meselenin en ürkütücü tarafı da burada başlıyor. Bazı insanlar öyle cümleleri o kadar kolay kuruyor ki, ne kadar ağır bir karanlığa ortak olduklarını fark etmiyorlar. Oysa böyle bir cümle sadece bir yorum değildir. Böyle bir cümle, suçum meşrulaştırmaya çalışan bir anlayışın dışa vurumudur.
Ben burada özellikle bir noktanın altını çizmek istiyorum. Kimsenin dış görünüşü üzerinden, kılı kıyafeti üzerinden hüküm vermeyi zorunda oluyorum. Herkes kendi bütçesine, kendi zevkine, kendi yaşam biçimine, kendi inancına göre giyinir. Tesettürlü olabilir, olmayabilir. Sade giyinir, gösterişli giyinir, spor giyinir, klasik giyinir. Bunların hiçbiri Bir insana karakter, ahlak, bilgi ya da üstünlük belgesi vermez. Ancak bir insan başkasının kıyafeti üzerinden onun namusunu, ahlakını, hatta uğrayacağı şiddeti belirlemeye kalkıyorsa, orada artık sadece fikir değil, çok tehlikeli bir zihniyet konuşuyordur.
Ben özellikle bazı tesettürlü kadınların bu zihniyeti ortak olmasını daha da ağır buluyorum. Çünkü tesettür, kendi başına kimseye merhamet, vicdan, anlayış ya da hakikat bilgisi yüklemez. İnanç sadece bir örtüyle, bir biçimde, bir görüntü ile ölçülmez. Dini bilgide yalnızca görünüşten ibaret değildir. Tam tersine, başkasını aşağılayan, hele hele bir şiddet suçunu mağdura bağlayan bir yaklaşım, inançtan çok cehaleti ve içselleştirilmiş baskıyı gösterir.
Tecavüzü kıyafetle açıklamaya çalışmak, hayatın önümüze koyduğu bütün gerçekleri inkar etmektir. Eğer mesela gerçekten kıyafet olsaydı, tesettürlü kadınlar neden cinsel saldırıya uğruyor? Küçücük çocuklar, erkek çocukları, hatta kundaktaki bebekler neden bu suçların mağduru oluyor? Aynı şekilde hayvanlara yönelik cinsel şiddeti nasıl açıklayabiliriz? Bu soruların hiçbirinin cevabı kıyafette değildir. Demek ki sorun hiçbir zaman mağdurda değildir. Sorun, failin zihnindedir.
Bu zihniyet yalnızca kadınların ne giydiği ile sınırlı da kalmıyor. Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da bir tramvayda yaşanan başka bir olayda bunu açıkça gösterdi. Üzerine yırtık bir tişört olan bir çocuk, yalnızca dış görünüşü nedeniyle hedef haline getirirdi. Bir kadın, çocuğu işaret ederek “Bunu dışarıya atın” diye bağırdı, kolundan tutup sıkarak araçtan indirilmesini istedi. O çocuk, okula giden bir öğrenciydi ve yaşadığı aşağılanmanın ardından ağlayarak araçtan indi. O an orada mesele ne güvenmesi ne. Mesele, bir insanı yalnızca görünüşü üzerinden değersizleştiren bir bakış açısıydı. Olay büyüdü, tartışma hakaretlere, tehditlere dönüştü. Tartışmanın bir yerinde bu kez konu yalnızca kıyafetten de çıktı, insanların nereli olduğuna kadar uzandı. ”Burası İstanbul, siz gideceksiniz” sözleri ile başlayan ayrım, “Ben İstanbulluyum, Ben Karagümrüklüyüm” diyerek bir üstünlük iddiasına dönüştü. Buna karşılık bir başka ses “Ben de Gaziantepliyim” diğeri karşılık verdi ve aynı anda en doğru cümleyi kurdu: “insanı kıyafeti ile yargılayamazsın” çünkü aynı zihniyet, bir kadının şortuna da, bir çocuğun yırtık tişörtüne de, hatta insanların nereli olduğunu bile kendince bir üstünlük ya da aşağılık sebebini dönüştürmeye çalışıyor.
Size geldiğimiz nokta tam olarak burası. Mesele dönüp dolaşıp her seferinde aynı yere çıkıyor. İster açıklık ister kapalılık ister kültür ister nereli olduğun ister hangi dine mensup olduğun… Hepsi aslında aynı şeyini farklı yüzleri. Çünkü sorun ne giyilen de ne kimlikte ne de aidiyette. Sorun, bütün bunları bir üstünlük ya da yargı aracına dönüştüren zihniyette. Zihniyet değişmediği sürece insanlar birbirini ötekileştirmeye devam edecek. Bugün kıyafet üzerinden başlayan yargı, yarın memlekete, sonra kültüre, sonra inanca, hatta mezhebe kadar uzanacak. Ve her seferinde değişen sadece gerekçe olacak, değişmeyen ise o bakışın kendisi olacak.





