Ben bilmek ve anlatmak için yola çıktım. Yıllar boyunca okudum, düşündüm, yazdım, dinledim. Öğrendiklerimi başkalarına aktarmaya, gördüklerimi kelimelere dönüştürmeye çalıştım. Bazen bir cümlenin içinde koca bir hayatı anlatabileceğimi düşündüm, bazen de sayfalar dolusu yazının anlatmak istediğime yetmediğini gördüm. Yazar oldum, söz oldum, bazen bir başkasının sızısını kendi cümlelerimde taşıdım. Ama bütün bunların arasında kendime ait bir soruyu hep erteledim: Peki, bildiklerimi ne kadar yaşayabildim?

İnsanın tuhaf bir tarafı var. Başkalarına hayatı anlatırken oldukça ikna edici olabiliyor. Doğruyu, yanlışı, sevgiyi, sabrı, affetmeyi, vazgeçmeyi, yeniden başlamayı anlatabiliyor. Bir başkasının yarasına dokunacak kelimeleri bulabiliyor. Hatta bazen hiç yaşamadığı bir acıyı bile öyle anlatabiliyor ki dinleyen kendinden bir parça buluyor. Fakat sıra kendi hayatına geldiğinde aynı insan, anlattığı doğruların karşısında sessizce durabiliyor. Çünkü bilmek başka, bildiğinin gereğini yapmak başka bir şey.
Belki de insanın en büyük çelişkisi burada başlıyor. Anlatan ben ile yaşayan ben her zaman aynı yerde durmuyor. Bir yanım ne yapması gerektiğini biliyor, diğer yanım bildiğini hayata geçirmekte zorlanıyor. Bir yanım insanlara yol gösterirken diğer yanım kendi yolunu bulmaya çalışıyor. Bir yanım kesin cümleler kuruyor, diğer yanım soruların içinde kayboluyor. Söz benim, sızı benim, anlatan benim, bilen de benim; ama bilmeyen de yine benim.
Zamanla şunu anladım: Bilmek, bir yere varmak değilmiş. Aksine, insanın önüne sürekli yeni kapılar açan, her kapının ardında başka bir bilinmezi gösteren uzun bir yolculukmuş. Bir şey öğrendiğinde tamamlandığını sanıyorsun, sonra öğrendiğin şeyin aslında ne kadar küçük bir parçadan ibaret olduğunu fark ediyorsun. Gençken cevapların peşinden koşuyor insan, yaş aldıkça soruların kıymetini anlıyor. Çünkü bazı soruların cevabını bulmak değil, onlarla yaşamayı öğrenmek gerekiyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda bildiklerimden çok, henüz öğrenemediklerimin beni geliştirdiğini düşünüyorum. Belki de yazmak tam olarak bu yüzden hiç bitmiyor. Her yazdığım metin, bir önceki düşünceme itiraz ediyor. Her öğrendiğim bilgi, daha önce doğru kabul ettiğim bir şeyin kapısını aralıyor. Kendimi anlattıkça kendime yabancılaşıyor, kendimi tanıdıkça aslında ne kadar az tanıdığımı görüyorum.
Artık bildiklerimi hayata ne kadar geçirebildiğimin hesabını eskisi kadar tutmuyorum. Elbette insan söyledikleriyle yaşadıkları arasında bir mesafe bırakmamalı. Ama o mesafeyi kapatmaya çalışırken kendisine haksızlık da etmemeli. Hepimiz biraz öğrendiğini anlatan, biraz anlattığını yaşamaya çalışan, biraz da henüz kendisini çözememiş insanlarız.
Belki de bütün mesele budur: Bilmek için yola çıkarsın, anlatmak için yazarsın, yaşamak için çabalarsın. Sonra bir gün anlarsın ki yolculuk, vardığın yerle değil, hâlâ sorabiliyor olmanla ilgiliymiş.
Ben hâlâ öğreniyorum. Bildiklerimden emin olduğum kadar bilmediklerimin de farkındayım. Ve galiba yazmaya devam etmemin en önemli nedeni bu.
Instagram : Murat Tali





