Bir zamanlar Gümüşlük bambaşka bir yerdi. Hatta “bambaşka bir yerdi” demek yetersiz bile kalır; sanki henüz kendisinin Gümüşlük olduğunun bile tam farkında değildi. Bir başka gerçekliğe sahip bakir bir sahil köyüydü. Sahili tenha, denizi temiz, erişte denilen yosunlarıyla gıdıklayan, koca dağı heybetli, tavşan adası sevimli, yolu topraktı. Evler yuvaydı, bahçeler bahçeydi. İnsanların çoğu birbirini tanır, tanımadığını da merak ederdi. Kapı bile kilitlenmezdi, ayıp olurdu komşulara. Kimsenin birbirinin hayatına karışacak kadar vakti yoktu; yapılacak işler vardı, hayvan yemlenecekti, balık tutulacaktı, çaykama yapılacak, defne dizilecek, yazı ayrı kışı ayrı baharı ayrı bir güzellikle gün akşam olacaktı. Denizi gümüş gibi parlayacaktı. İki üç tane balıkçı meyhanesinin birbiriyle derdi olmazdı.
Gümüşlük’ün bir güzelliği vardı ama o güzelliğin kendi bile öneminde değildi. İşte en güzel tarafı da buydu.

Sonra bir turist akını oldu. Artık, tatile gelen herkes yabancıydı. İstanbullu da yabancıydı, Ankaralı da, İzmirli de. Hatta yakınlardan gelmiş olsanız, yerleşseniz bile Gümüşlük’ün yerlisi değilseniz yabancıydınız. Yabancı olmak için pasaportla sınır geçmeye gerek yoktu.
Gümüşlük’te kadınlara kancık denilmeye başlandı. Kelimenin bugünkü kulağa geldiği kadar ağır bir küfür anlamı yoktu; hayvanın dişisine nasıl kancık deniyorsa insanın dişisine de öyle denirdi. Gümüşlük’ün kendi sözlüğünde bu kelimenin yeri buydu. Zaten şiveyi az buçuk çözene kadar, bedduaya inşallah bile deme şapşallığı yaşayabilirdiniz.
Gerçi tatil için gelen kadınların bir bölümünün bu sıfatı tamamen haksız yere almış olduğunu da söyleyemeyiz. Kancıkların musallat olması için, köylü işletmelerinin mal sahiplerinin yakışıklı olmaları gerekmiyordu. Kıstas arazi tapusuydu. Yakışıklıysa bonus tabii. Evli olup olmadıkları da her zaman caydırıcı bir ayrıntı sayılmazdı. Şehirli kadın mal sahibine “yürür”, köylü bunu görür, köy de bunu öğrenirdi. Adamlar da kendilerini bulunmaz Hint kumaşı sanırlardı. Sonra zaman içinde kadınlar işletmelerde kasada durmak zorunda kaldılar, kocalarını şehirli kancıklara kaptırmamak için. Kaptıranlar oldu çünkü.
İşletme bir şehirli tarafından kiralanmış olsa bile işler bazen başka türlü gelişirdi. Diyelim işletmenin sahibi evlenecek ve kendi işletmesini kendisi çalıştırmaya başlayacak. O zaman bazı şehirlinin gözünde ortada henüz evlenilmemiş bir erkek değil, elinden kaçırılmak üzere olan işletmecilik belirirdi. Mal sahibinin yavuklusuna zorla askıntı olunur, aralarını bozmak için planlar yapılırdı.
Zaman içinde Gümüşlük’te dedikodu da kendine özgü bir hale dönüştü.
Sahilde bir kadınla bir erkek selamlaşmışsa, köy merkezindeki camiye varana kadar çocukları olurdu. Sanırsın hızlandırılmış gen, yumurta transferi falan var suyunda, toprağında.
Bazen gerçekten bir şey olur, dedikodu onu teleskop bakışıyla üç kat büyütürdü. Bazen de yalnızca bir selamlaşma olur, dedikodu geri kalanını kendi tamamlar, işin sonuna iki çocukla bir düğün bile eklerdi. Gümüşlük küçüktü ama haberleşme ağı müthişti.
Mülkiyet meselesi ise bambaşka bir âlemdi.
Müşterek tapular nesilden nesile aktarılır, mal bölünmesin diye kardeş çocuklarının birbirleriyle evlendirildiği bile olurdu. Mal ailede kalsın diye insanlar birbirine çifte kavrulmuş akraba olur, sonra da o malın paylaşılması gerektiğinde birbirlerinin kafasını tuğlayla yararlardı.
En büyük mesele bazen yalnızca bir adım ya da bir karıştı. Sit alanları bile adımlanır, karışlanırdı.
Bir karış fazla alan, ötekinin gözünde dünyaları almış sayılırdı. Bir adım eksik kalan da hakkının yendiğini düşünürdü. Böyle zamanlarda akrabalığın, yılların, ortak geçmişin pek bir hükmü kalmaz; el altındaki tuğlalar anında devreye girerdi.

Sonuçta mal bölünmesin diye nesiller boyunca uğraşılır, sonra mal paylaşılırken aileler birbirini pataklayarak bölerdi. Gerçi bu garip zihniyet hala sürüyor.
Mal mülk düşkünlüğünün bir de tuhaf bir karşı yüzü vardı.
Miras söz konusu olduğunda bir karış toprak için birbirinin kafasını yaracak kadar kıymetli olan arazi, düğün söz konusu olduğunda pekâlâ satılabilirdi. Düğün yapmak için tarla, arsa, toprak elden çıkarılırdı. Bu öyle istisnai bir şey de değildi; neredeyse geleneğin bir parçasıydı. Yani mal bölünmesin diye nesiller boyunca birbirine dolanan aile, sıra düğüne gelince o malın bir parçasını satıp düğün yapabiliyordu. Çoğu kişi de kendisine kalan mirasın hayrını göremeden rahmetli olurdu. Hala da oluyor. Toprakları bol olsun. Zaten ölenin ne kadar malı olduğunu kendi mirasçılarından çok şehirli haset yerleşimciler biliyorlar. Tapu dairesine gitmeden öğreniyorsunuz nerede neyiniz varsa. En acıklısı, arazisini şehirliye satanların bazıları onların yanında rençber, bekçi olarak çalışır konuma bile düşebiliyor.
Bir dönem geldi, turizmin kelime anlamı bile Gümüşlük’te sanki yerini kaybetti. İşletmeler el değiştirdi. Turizm bir hizmet sektörü olmaktan çıktı, yalnızca bir kazanç kapısına dönüştü. Gelen turist de misafir olmaktan çıkıp yolunacak kaz olarak görülmeye başlandı.
İnsanların geleni ağırlamak yerine ondan mümkün olduğu kadar fazla para kazanmaya çalışması, yıllar içinde Gümüşlük’ün havasına da yansıdı. Çünkü insanı yalnızca cebindeki paraya göre ölçmeye başladığınızda, bir süre sonra o insan da sizi yalnızca cebindeki parasına göre görmeye başlıyor. Bu görüşün gözü kör aslında. Gümüşlük yavaş yavaş misafir ağırlayan naif bir köy olmaktan çıktı; müşteriyi ağırlayan bir işletmeler ve siteler toplamına dönüşmeye başladı.
Sonra ne o doğa kaldı ne o doğallık. Köy de yavaş yavaş köy olmaktan çıktı. Büyük bir şantiyeye dönüştü. Şehirlerden gelenlerin çoğu, geleneksel düğün sesinden, horoz sesinden, tezek kokusundan şikayetçi olurlar, vıcık vıcık sitelerde, kendi gürültülerini, kokularını duymazlar genellikle. Köy hayatına gelip yerleşip, şehir hayatı yaşamaya çalışırlar.
Eskiden köy bakkalı vardı. Her şey bulunmazdı belki ama bakkalın kendisi vardı. Veresiye defteri vardı, iki laf edecek insan vardı, köyde olup bitenden haber veren bakkal vardı. Dedikodu bile daha derli toplu olurdu. O bile bozuldu.
Sonra bakkallar birer birer kayboldu. Yerlerine Migros, Carrefour, BİM, ŞOK, A101 geldi. Neredeyse elli metre arayla bir süper market açıldı. Bu kadar çok süpermarkete ne gerek varsa artık. Bir zamanlar bir köy bakkalı yetiyordu; şimdi sanki herkes her gün bütün Gümüşlük tatilcilerini beslemek zorundaymış gibi arazisine süper market kondurmaya başladı.
Doğanın yerini beton, bakkalın yerini zincir market, komşuluğun yerini müşteri ilişkisi aldı. Dostluklar çıkar ilişkilerine dönüştü.
Gümüşlük’ün egosu şişti, büyüdü. Ne yazık ki büyümek her zaman gelişmek demek değildir maalesef. Bir zamanlar bütün bunlara rağmen kendi kokusu, kendi rengi, kendi dili, kendi insanı, zararsız dedikodusu, kendi doğası vardı Gümüşlük’ün, bu kadar bozulana dek. Her yer dutluk değildi belki ama, insanlıktı. Güneş sanki izlemeniz için doğup batardı, turuncusu turunçları kıskandırır, kırmızısı narı andırırdı. Geceleri Samanyolu gözlerinize ziyafet çekerdi. Artık o da görülmüyor, şehir ışıkları, bahçe, sokak aydınlatmaları geceyi gündüz yapıyor. Baharda Narteks çiçekleri Prometheus’a selam verirdi. Bakir topraklardan, kantaronlar, gelincikler, ada çayları, papatyalar, laleler, ölmez çiçekleri fışkırırdı. Hepsini şehirli, köylü el ele; rant açgözlülüğü betonla bitirdi. Yağmurlar bile küstü. Kuşların ötüşleri azaldı. Ölümsüz aşk kalmadı. Sevgisiz ilişkiler var artık.
Neyse ki hala o eski güzelliği, kaliteli bir turizm anlayışıyla sürdüren parmakla sayılacak kadar az da olsa bir iki işletme, bir iki esnaf var. Şahane bir Gümüşlük Klasik Müzik Festivali ve onu özveriyle sürdüren sanatçılarımız var. Onlara şükranlar sunalım. Onların yüzü suyu hürmetine!
Ne diyelim, herkes Amerika’yı keşfeder gibi Gümüşlük’ü keşfetti. Yapılaşma ve yozlaşma at başı ilerledi. Düzensiz göçten nasibini aldı. Gümüşlük böylece, önce kendisini, etik değerlerini ve sonra da kendisini aşkla sevenleri kaybetti. Bense bilinç ve idrak turist olarak bile bir gelse diye, yıllardır uzaktan bakarak bekliyorum. Orda bir köy var artık çok uzakta.
Instagram Feryal Çeviköz





