08 Ekim, 2026

Anne Sevgisinin Koşul(suz)luğu Üzerine

Anne sevgisi, belki de en çok karşılık bekleyen sevgidir. Bu cümle, toplumun binlerce yıldır dokunulmaz saydığı bir inanca itiraz ediyor. Anne sevgisi çoğu zaman hayatımızdaki en büyük sevgidir, ama genel inancın aksine her zaman koşulsuz ya da bedelsiz değildir. Bir annenin çocuğu üzerinde yaptığı yatırıma daha çok benzer; faturası genelde çocuk ağır olur ve yıllar sonra etkisini gösterir. Baskın duygusu ise “suçluluk hissetmek” olur…

Bir anne çocuğunu dünyaya getirirken bedeninden, zamanından, enerjisinden ve çoğu zaman kendi hayallerinden ciddi parçalar verir. Bu kadar büyük bir vazgeçişin hiçbir beklenti taşımaması pek olası değildir. Anne bu emeğin karşılığını çoğu zaman maddi bir geri dönüşle değil, daha ağır bir şeyle ister: onaylanmayı, yani yaptıklarının değerli olduğunun teyidini.

Bu beklentinin arkasında çoğunlukla benzer yapılar var…

İlk tespitim “Anneler çocuğunu kendi yarattığı bir parça olarak görür.” Çoğu anne, çocuğuna bağımsız bir “varlık” olarak değil, kendi bedeninin ve hayatının devamı olarak bakmaya yatkındır. Bu bakışta çocuktan beklenenler de belli olur: kendisine sadık kalması, annenin yaşayamadığı hayatı yaşaması ya da onun doğrularını gerçekleştirmesi.

Anne Sevgisinin Koşul(suz)luğu

Sonraki tespitim “Minnet borcu ve suçluluk duygusu inşa ederek yolculuğu sürdürme.” “Saçımı süpürge ettim” ya da “Seni ne zorluklarla büyüttüm” cümleleri yalnızca sitem değildir; annenin vazgeçtiği hayatın yükünü çocuğa devreder. Karşılığında beklenen minnet ve itaattir, bu borç da kolay kolay kapanmaz ve çocuğun da her zaman en büyük travması olur.

Son tespitim ise “Anneden bağımsız davranışların nankörlük sayılması.” Başka ilişkilerde ayrılık bir seçenektir. Annelikte ise göbek bağı doğumhanede kesilse bile psikolojik bağ çoğu zaman suçluluk duygusuyla örülür. Çocuk kendi sınırlarını çizmeye başladığında bu, anne tarafından terk edilme ya da emeğe ihanet olarak yaşanabilir. Hatta erken yaşlarda bu durum ortaya çıktığında çocuk “anne” şiddetine maruz kalır.

Kendinden tamamen vazgeçmiş, “benim hiçbir beklentim yok” diyen anne bile bir beklenti taşıyabilir: çocuğunun hayatının tek anlamı ve merkezi olmak. Kendini çocuğunun varlığında eritmiş bir anne, çocuk kendi yoluna gittiğinde büyük bir boşluğa düşebilir.

Bunların her anne için aynı ölçüde geçerli olmadığını, hiçbirinin de sevginin sahte olduğunu göstermediğini eklemek isterim. Sevgi gerçek. Yanında onaylanma ihtiyacı, kontrol arzusu, kendi doğrularının doğru kabul edilmesi ve daha birçok bağımlılık yaratabilecek davranışlar ortaya çıkabiliyor. Anne sevgisinin “Kutsiyet” etiketi bu ikinci tarafı görmeyi zorlaştırıyor.

Bu borçtan suçluluk duymadan nasıl çıkılır?

Kendi doğumunu gerçekleştirmek, belki de fiziksel göbek bağının kesildiği anda değil, o görünmez psikolojik bağı gevşetmeye başladığın anda başlıyor. Kolay olmuyor; ilk hissedilen şey büyük ihtimalle suçluluk. Bunu kendi hayatını kurmanın bedeli olarak görmek mümkün, ama bedelin ne kadar ağır olacağını önceden bilemiyor insan çocuğu.

Bunun ilk adımı borç olduğunu düşündüğümüz bu düşüncenin yönünü değiştirmektir. Her nehir günün sonunda ya denize akar ya da göle… Nehir asla kaynağına dönmez; annenden aldığını düşündüğün o sevgi, emek ve zaman da ebeveyne ödenmek üzere verilmemiştir. Bu bir borç değildir eğer bunu borç olarak görüyorsan, kendi hayatını gerçekten yaşayarak, kendi varlığına saygı göstererek ya da kendi yarınına, yani çocuğuna, işine, çevrene katkı vererek ödeyebilirsin. Sen, seni var edenin duygusal güvencesi ya da yarım kalan hayallerinin devamı değilsin; kendi hikâyenin sahibisin.

Bir şey daha bu yolda sana yardımcı olabilir: anneye atfedilen kutsallığı bir kenara bırakıp karşındakini bir insan olarak görmek. Annen kusursuz bir fedakârlık abidesi değil o; kendi korkuları, boşlukları, onaylanma ihtiyacı olan, büyük ihtimalle kendi ebeveynlerinden devraldığı eksikleri gidermeye çalışan senin farklı bir versiyonun. Ona bu gözle baktığında, sana yönelttiği beklentilerin bir kısmının seninle değil, onun kendi eksikliğiyle ilgili olduğunu fark edebilirsin. Her zaman olmuyor bu; ama olduğunda öfke merhamete, suçluluk şefkatli bir mesafeye yaklaşıyor.

En zor eşik, galiba, gerektiğinde “kötü evlat” olmayı göze almak. Sınır çizdiğinde, hayır dediğinde ya da yalnızca kendi tercihlerini yaşadığında nankörlükle suçlanabilirsin. Bu suçlama bazen senin kim olduğunu değil, karşındakinin kontrolü kaybetme kaygısını gösterir. Bazen de haklı bir yanı vardır; hangisi olduğunu ayırt etmek kolay değil. Yine de başkasının zihnindeki “iyi evlat” senaryosuna uymayı bırakmadan kendi hayatını kurmak mümkün görünmüyor. Bunun yarattığı “suçluluk duygusu” günün sonunda kendini cezalandırmaya dönüyor ve bağımlılıklar açığa çıkıyor…

Sağlıklı bir bağ sınırların net olduğu yerde kurulur. Sınır çizmek ilişkiyi bitirmek demek değildir; sevdiğin insanı hem seni hem ilişkiyi yıpratmadan sevebileceğin bir mesafeye yerleştirmektir. O mesafe kurulunca birinin uzantısı olmaktan çıkıp kendi ayakları üzerinde duran biri olabilirsin. Tabi bunu “anne”nin rızası olmadan, tepkisine maruz kalarak yapabilirsin. Annen sen ölene kadar “senin sahibin” gibi davranmaktan vazgeçmeyecektir.

Kendi sesini ayırt etmek

Zihnin, yıllardır içinde kaybolduğun ve geri dönemediğin bir mağaraya benzeyebilir. O mağara duvarına çizdiğin şekiller o kadar eskidir ki onların izlerini kendi düşüncen sanmaya başlarsın. Sana ait olmayan bu yargıları kendi gerçekliğinden ayırmanın kesin bir yolu yok ama bazı ipuçları var.

Bedenini dinlemek… Sezgiler ile zihnin çatışmasında ilk tepkiyi “bedenimiz” verir. Zihninde yarattığın tüm kaotik yargılamaların ve aile davranışlarının izleri, karar anlarında sık sık bir kasılma yaratıyor: boğazda düğüm, omuzlarda ağırlık, göğüste sıkışma. Bunlar tek başına kanıt değil ama derinlerde kalan “sevilmeme” “kabul görmememe” “anlaşılmama” benzeri korkulara işaret edebiliyor. Kendi iç sesin ise, karar ne kadar radikal olursa olsun, çoğu zaman bir rahatlama, derin bir nefes olarak kapını çalıyor. Çoğu zaman ama her zaman değil. Sadece cesaret ve özgüven diye açmanı bekliyor o büyük, görkemli, varaklı kapıyı…

Sonra kelimeler düşüyor önüne. Bu sesler genellikle sana çocukluğundan beri dayatılan zorunluluk ve ahlaki yargılama diliyle konuşur: “Yapmalısın”, “Ayıp olur”, “Bencilce davranıyorsun”, “Vefasızlık ediyorsun.” Uzar gider liste… Kendi sesin açıklama yapmaya pek ihtiyaç duymaz. Kısadır: “Bunu istemiyorum.” “Bu bana iyi gelmiyor.” “Burada durmamalıyım.” Zihnimizde böyle anlarda iki ses, iki tavır, iki davranış modeli ortaya çık var ve bunların hızları farklıdır… Sana ait olmayanlar acildir, hemen harekete geçmeni, birilerini “memnun etmeni”, “kırılanı onarmanı” isterler. Kendi sesin genelde daha yavaş ve telaşsız olur ama negatif seslerin altında kendisini huzursuz hisseder. Baskın olan her zaman negatif ve olumsuz olandır ve sen bunu bildiğin halde tekrar tekrar yenik düşersin olan bitene…

Bir de duygusal ve bedensel olarak rahatlama isteği var ve en çok ona dikkat etmek gerekiyor. Anneye teslimiyet konusunda içindeki yargılara boyun eğince rahatlarsın. Bu durum azarlanmaktan ya da dışlanmaktan kurtulmuş olmanın kısa süreli rahatlamasından başka bir şey değildir. Kendi gerçekliğini yaratmak istediğinde hayal ettiğin o rahat ve huzurlu anların çoğalması arzusu için harcadığın çabaya suçluluk duygusu eklemezsen kısmi bir rahatlama da sağlayabilirsin. Bu iki rahatlama halini her zaman ayırt edebildiğimi söyleyemem, çünkü ikisi de çok girift ve alışkın olduğumuz tanıdık eylem ve sonuçlardır. Rahatladığında şunu sormak işe yarayabilir: Bir tehlikeden mi kaçtım, yoksa gerçekten istediğim şeye mi yaklaştım?

O sesleri susturmak ya da onlarla tartışmak çoğu zaman işe yaramıyor. Çocukluğunda işine yaramış hayatta kalma yöntemleri bunlar ve kurtulmanın yollarını bulmak için sürekli arayışta olmamıza sebep veren her eylem ve yarattığı duyguyu çözmeye çalışmak aşırı yorucu ve dengesiz bir biz yaratıyor. Yapılabilecek şey zihnimizin derinliklerinden bize seslenen bu ahlaki, toplumsal söylemlerin sesini kısmak olacaktır. Özetle zihnimizde konuşmalarına izin verip kararı onlara bırakmamak ve bedenini kasmayan, daha sakin sese doğru yürümek gerekir…

Günlük hayatta nasıl görünüyor?

Her birimizin hikayesinde bu içsel çatışmalar, günlük hayatın içinde sürekli olarak yaşanıyor. Senden bir şey istendiğinde içindeki yargıçlar hemen “evet” demeni ister. “Biraz düşüneyim” ya da “Sana döneceğim” demek o otomatik tepkiyi kırabiliyor ve “Bunu gerçekten ben mi istiyorum?” sorusuna yer açıyor. Bazen de kırmıyor; o zaman evet deyip sonra pişman oluyorsun ve bu da içimizdeki o med cezir hallerinden gelen bir bilgilendirme işte.

İçinde suçlayıcı bir ses yükseldiğinde kimin sesi olduğunu bulmaya çalışmak da yardımcı olabilir. “Bencil olduğumu söyleyen ses annemin hayal kırıklığı.” ya da “Bu, dışlanmaktan korkan küçük çocuğun sesi.” Bunu söylediğinde ses mutlak gerçek olmaktan çıkıp dışarıdan gelen bir sese dönüşüyor. Ona karşı savunma yapmaya da gerek yok. “Bu kararımla bencil görünüyor olabilirim. Olabilir.” demek, tartışmaktan daha az enerji alıyor. Kendinle mücadelende kendine izin vermek ve kendini gözlemlemek… Bir annenin çocuğu olmak bu kadar zulümkar olmamalı diye düşünmeye başladım…

Büyük kararlarda kendi sesini duymak zor; küçük konularda denemek mümkün mü merak ediyorum. İstemediğin bir buluşmayı uzun açıklamalar yapmadan iptal etmek, ayıp olmasın diye yemediğin yemeği tabakta bırakmak kadar basit olmalı sanki. Bunları yaptığında karşına “suçluluk duygusu” geliyor. Çünkü sürekli olarak bu temel duygu üzerine inşa ediliyor anne ve çocuk ilişkileri ve sorun yaşadığında onu bastırmadan bir süre beklemek, suçluluğun seni yıkmadığını gösterebilir diye düşünüyorum.

Zihin çok gürültülü olduğunda dikkati bedene indirmek de bazen işe yarıyor: ayak tabanlarının yere temasına, nefes alırken göğüs kafesinin genişlemesine, yutkunurken boğazdaki harekete. Her zaman olmuyor tabi bunlar sadece çıkmazın orta yerine devasa bir delik açıp oradan kaçma isteğinin zihnimdeki izdüşümleri…

Çevrenin tepkisi

Kapının kilidini kullanmaya başladığında, o kapıyı yıllarca rahatça açmaya alışmış insanların ilk tepkisi çoğunlukla şaşkınlık ve kızgınlık oluyor; çünkü senin değişimin onların alışkanlıklarını da bozuyor. Karşılaşacağın yeni suçluluk eskisinden güçlü olabilir.

Sınır çizmeye başladığında en sık duyacağın cümle büyük ihtimalle “Çok değiştin, eski sen değilsin” olacak. Çoğu zaman bu, “Seni eskisi gibi kolayca yönlendiremiyorum, uyumlu halini özlüyorum” demenin yumuşatılmış hali. Ama her zaman değil; bazen gerçekten bir özlem de vardır ve sevdiğin biri seni kaybettiğini hissediyor olabilir. İkisini ayırmak için acele etmemek gerek.

Birine “hayır” dediğinde karşındakinin bozulması, surat asması ya da uzaklaşması, ona kötülük yaptığın anlamına gelmez. Beklentisi karşılanmamıştır ve bunun yarattığı hayal kırıklığıyla başa çıkmak büyük ölçüde onun işidir. Karşındakinin duygularını umursamamak demek değil bu; sadece hepsini düzeltmek senin işin değil. Soğuyan bir ses tonunu hemen onarmaya çalışmamak zor oluyor biliyorum hele ki konu anne figürü olunca durum ekstra zorluk seviyesine geliyor. Anne çocuk ilişkisi değil “survivior” yaşıyoruz sanki…

Sınırlarını söylediğinde göğsüne yerleşecek suçluluk çoğu zaman yanlış bir şey yaptığın için değil, çok uzun süredir yapmadığın bir şeyi, kendini korumayı, yaptığın için geliyor. Geldiğinde hemen eski haline dönmek yerine biraz onunla kalmak mümkün. Kararlı durdukça zayıflayabiliyor; bazen de haftalarca geçmiyor. Bunu yaparken de sana küsen ve darılan belki de timsah gözyaşları döken bir “annenin” eylemlerine maruz kalıp umarsızca davranmayı da öğrenmelisin. Öyle kolay değil yani “ben varım” demek…

Bir de şu var ve bu kısmı yazması en zor olanı:  Anne sevgisinin yarattığı o beklentili ütopik ilişki yumağında öğrendiklerini ilişkilerine de yansıttığın absürt yaklaşımlar… Hayat yolculuğunda bazı ilişkiler; öğrendiğin davranış modellerinin yansıması olarak, sınırsız fedakârlığın, aşırı vericiliğin ve kendini yok saydığın görünmezliğin üzerine inşa edilmesine sebep oluyor. Kendi gerçeğini söylemeye başladığında bunların bir kısmı zayıflıyor ya da bitiyor ve sen kendini suçluyorsun ya da hatayı kendinde aramaya başlıyorsun. Aslında tepkine sebep olan davranışlar bazen karşı tarafın kötü niyetinden kaynaklanmıyor fakat bildiğimiz ve alıştığımız düzenin haricinde gelen yaklaşımlara içimizde tanımladığımız davranış modelleri ile tepkiler verip kendi ilişkimizi de sabote edebiliyoruz. İlişkilerimiz çoğu zaman eski düzende bildiğimiz davranışları sergilediğimizde ayakta durabiliyor. Bu bir kayıp mı? Farkındaysak evet… Değilsek, sorun yok, üzülmeye devam…

Yalnızlıkla baş etmek

Sınırlar çizildikçe ve bazı ilişkiler zayıfladıkça gelen ilk yalnızlık tuhaf bir şekilde üşütüyor insan çocuğunu. Uzun süre kendini annesine ve şimdiye kadar bahsetmediğimiz baba figürüne karşı verilen bu içsel mücadelede oraya çıkan “ebeveyn tepkisi” ve onun yarattığı sessizlik ağır olabiliyor. Bunun bir şeylerin yanlış gittiğini mi, yoksa değişimin ilk belirtisini mi gösterdiğini kestirmek ilk başta zor olsa da bir gün nedenini anlayabileceğimizi düşünerek o duyguları yaşamaya devam ediyoruz. İnsan olmak zor vesselam…

Gittiğimizi düşündüğümüz anda içimizdeki boşluğu terk edilmişlik olarak değil, henüz doldurulmamış bir alan olarak düşünmek bize yardımcı olabilir; ama herkes için olacağından emin değilim. Bu sadece kendi deneyimlerinden ibaret bir düşünce ya fikir işte..

Tavrın akıbetinde ortaya çıkan ve derinlere işleyen “suçluluk duygusunun” yarattığı kayıp düşüncesinin önce yasını tutmak gerekiyor. Komik geldi değil mi? Çünkü çocukluğumuzdan itibaren öğretilen yegane şey “ebeveynlere isyan edersen onları öldürdüğün” düşüncesidir. Bu yüzden kendimiz için bir şey istediğimiz anda onlar bizim için giden insanlar sınıfına düşüyor ve ardından hissettiğin boşluk çoğu zaman onların yokluğundan çok, yıllarca inandığın “biz” hikâyesinin bitişinden geliyor. Garip değil mi? Kaybettiğin şey belki de sahici bir bağ değil di… Senin tavizlerinle ayakta duran bir düzen ve yaşam akışıydı. Ağlamak, öfkelenmek bu sürecin parçası ve anneler özellikle çocukluğundan itibaren bunu en radikal biçimde kullanmaktan vazgeçmedi… Bu anne çocuk ilişkisinin baştan sona sahte olduğuna kendini ikna etmen de gerekmiyor; bazı bağlar gerçekten değerliydi, sadece eski şartlarda devam edemedi diyerek yoluna devam edebilirsin… Tabi ki önce kendini ikna etmen gerekiyor.

Bu ayrılık ya da içindeki anne figürünün travmasını, kayıtlarını ortadan kaldırdıktan sonra gelen sessizliği anlamlandırmak emin olun çok zor olacaktır. Bildiğin cehennem bilmediğin cennetten yeğ oluyor çoğu zaman. İçindeki kavganın yarattığı bu gürültü kesilince nelerden hoşlandığını, neyin seni yorduğunu daha net görebiliyorsun. Sıkıntı bir süre sonra kendinle baş başa kalmanın getirdiği bir “özünle barışma” sürecine dönüşebiliyor ya da dönüşmeyip travmatik etkiler bırakan bir kısır döngüde kendini kaybetmeye de sebep olabiliyor. Her koşulda derine kazılmış izleri bir günde, bir ayda, bir yılda temizleyebiliyorsun. Görmezden de gelemiyorsun çünkü yıllarca uğraşılıp annenin kendi düşüncelerine göre inşa etmiş olduğu bir sen varsın ortada…

Kendine özen göstermek de bu sessizliğin içinde bir yer bulmak istiyor. Yıllarca annenin hatta babanın ihtiyaçlarını sezip her şeyi onlara göre ayarlamaya alıştırılmıştın. Onlar bazen senin tanrıların gibi görüyorlar kendilerini. Seni ben yarattım, sen benimsin… Bu yüzden her şeyin en iyisini ben hak ediyorum.  Burada onların tanrısallığına isyan edip öz-saygını besleyecek zaman küçük şeyleri hayatına dahil ederek özgürleşmek en zor ama basit davranış modeli gibi duruyor.

Onlardan kopardığın kendinin içinde olduğu bu yalnızlık duygusu, değerinin azaldığını göstermiyor; kendinle ve çevrenle ilişkilerin niteliğinin artması bazen bu bedeli istiyor hayat hatta senden talep ediyor… İlişkiye bir savaş, kavga, bedel ödenen bir yenilgi olarak bakmak da travmatik bir yaklaşım mıdır? Bilemiyorum… Bildiğim tek şey var bu konuda gerçekten hiçbir şey bilmediğimdir, kendi kendime konuşup duruyorum sadece.

Kopardığımız bağlar sonrasında yeni ilişkilerde nelere dikkat etmeli?

Maruz kaldığımız bu beklentili ve eserikli sevgi karşısında hayatımıza dahil edeceğimiz kişilere nasıl yaklaşmamız gerektiğini de öğrenmemiz gerekiyor tabi. Bir erkek olarak annenin travmatik bazen de narsist yaklaşımını aramak ya da bir kadın olarak onun sevme biçimini modelleyip hayatımıza katacağımız kişiye ona benzer yaklaşımlar sergileyerek ilişki yaşamak bizi döngünün içinde tutmaya devam eder. Yani kızdığımız, öfkelendiğimiz şey olup çıkarız…  Eski kalıplara tekrar düşmemek için yeni ilişkilerde bakılabilecek bazı işaretler var; hiçbiri tek başına kesin değil ama bana göre bir yapılandırma adımı olabilir.

Bir ilişkinin içindeyken yaşadığın sessizliklerin sende yarattığı izdüşümler önemli bir ipucu olabilir. Sürekli bir şeyler anlatmak, bir şey yapmak, boşluğu kelimelerle doldurmak zorunda hissettiğin ilişkiler, enerjini tüketen eski modelin devamıdır belki de… Çünkü seni dinlemeyen, dinlemek istemeyen ve kendi gerçekliğini sana öğretmeye çalışan bir annenin izdüşümü olarak sahnedesin artık. Karşılıklı susabildiğin, sessizliğin gerginlik değil rahatlık olduğu insanlar iyi bir işaret. Bir de ilişkilerinde karşındaki kişinin talebine yönelik verdiğin “hayır” yanıtı var: bir insanın sana duyduğu saygı, bir talebini reddettiğinde belli oluyor. Surat asıyor ya da seni suçlu hissettirmeye çalışıyorsa bu, seni değil sunduğun ve ona teslim ettiğin varlığını sevdiğini gösterebilir; ama tek bir tepkiye bakarak karar vermek haksızlık olur, herkesin kötü günü var onu da dikkate almalısın.

İlişkilerin için harcadığın emeğin şekline de bakmak gerekiyor. Eski ilişkilerde hep sen veriyordun. Yenilerinde sürekli başlatan, arayan, her krizi çözen taraf yine sen misin? Sen geri çekildiğinde kopan bir ilişki büyük ihtimalle senin emeğine dayanıyordu. Seni sürekli “ne kadar verici ne kadar fedakârsın” diye öven insanlara da biraz mesafeli durmak gerekiyor… Çoğu zaman bu övgüler senden daha fazlasını isteyebilmek için kullanılıyor. Seni sadece sağladığın kolaylık için değil, yorgun ve kaprisli halinle de kabul edenlerin yanında kendi ritmini bozmak zorunda kalmamalısın. Özetle annenin beklentilerine benzer beklentiler ile karşılaştığında “dur” demeyi öğrenmelisin.

“Deneyimlerin seni korusun; artık hayatına giren kişiye nasıl davranmam gerektiğine sen karar ver.”

Eski kalıplara dönme eğilimi

Eski alışkanlıkların çekimi güçlüdür; özellikle söz konusu sevdiğin insanlarsa. Sınırlar çoğu zaman tek bir büyük kararla değil, “sadece bu seferlik” diyerek yapılan küçük tavizlerle esner.

Bu yöne kayarken fark etmek bile zor olabiliyor.

Bir soru işe yarayabilir: “Bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum, yoksa hayal kırıklığına uğratmaktan, sevgisini kaybetmekten ya da ‘kötü’ görünmekten korktuğum için mi?” Korku devredeyse sınır büyük ihtimalle aşılıyor. Sevgi gönüllü verilir; korkuyla yapılan şey bir bedel ödemektir. Kendinden borç alarak fedakârlık yapmamak bir ölçü olabilir: enerjinden, uykundan, huzurundan ya da zamanından. Bir şey seni içten içe yoruyor ya da eksiltiyorsa, onu vermek zorunda değilsin. Ama sevdiğin biri zor durumda olduğunu söylediğinde ona hangi ölçüde bir şeyler vermen gerektiğini ölçemiyor olmak ve alma verme dengesi arasındaki bu tartılamaz dengeyi nasıl uygulayacağımı ben de tam bilmiyorum. Keşke bunu ölçen bir cihaz olsaydı ya da kalbimize giden bir kısayol tuşu olsaydı, ona bastığımızda gerçek cevabı bulabilseydim…

“Bu seferlik” cümlesi dikkat edilmesi gereken bir şey: İçindeki ses “Bir kereden bir şey olmaz, sevdiğin insan için yap” diyor. O an karşındakine eski anlaşmanın hâlâ geçerli olduğunu söylemiş oluyorsun. İlk istisna talebi bu yüzden en zoru. Tek seferden bir şey olmaz diyerek “alkolün, sigaranın, kumarın” bağımlısı olanlardan bir farkı yok bu durumun… Sen de “sevgiyi talep etmenin” bağımlılığı için kendini feda ediyorsun işte…

Sevdiğin biri senden eski fedakâr rolünü istediğinde midene bir ağırlık çöküyorsa, nefesin sığlaşıyorsa, çeneni sıkıyorsan. Bunu kesin bir kanıt olarak değil, durup bakmak için bir işaret olarak almak daha doğru olur sanki… Zor durumlarda camını kıracağımız bir imdat düğmesi de gerekiyor. Araçların sayısı artıyor sanki. Uzun yıllardır yaptığım çalışmalarda insanların tek beklentisi oluyor “sihirli bir değnek”. Onunla dokun ve her şey normale dönsün, ben iyileşeyim, bu duygu gitsin, bu korku bitsin, annem istediğim gibi biri olsun, sevgilim beni daha çok sevsin, para bana aksın… Liste uzar gider ama ne kırılacak cam var ne de kalbe giden bir kısayol tuşu…

Bu yolda sık sık düşersin. Bazen eski alışkanlığa geri dönersin; yılların alışkanlığı bir anda silinmiyor. O an kendine dışarıdan bakıp “Eski bir reflekse kapıldım ve taviz verdim. Bunu görüyorum. Ama bu benim kaderim değil, sadece bir sürçme” diyebilirsin, ya da diyemeyebilirsin; o da olur. Mevzu başkalarının değil senin ne düşündüğün ve hissettiğindir.

Sevdiklerine, annene de sınır çizmek onları dışarıda bırakmak değildir; kalbinin kapılarını onlara daha güvenli ve daha gerçek haliyle açmaktır. Süreç çok ağır geldiğinde bir psikolog ya da psikoterapistten destek almak da bu özenin bir parçasıdır. Yoksa delirmek de güzeldir. Ben bu hikayede deliren olmayı çok isterdim. Tüm bu düşüncelerin, deneyimlerin, ifadelerin ve sayfalarca yazı yazdıran bir “sevgi” türünün açıklamasına kafa patlatmazdım… Yaşasın delilik, yaşasın travmatik sevgilere başkaldıran “tek başınalığım”…

 

Yazar Murat Tali

 

Yazar

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir