Vitrindeki pembe tüllerin, özenle paketlenmiş kutuların ve “kutsal” ilan edilmiş o sarsılmaz kürsülerin ardında, aslında çok daha derin, sessiz ve çoğu zaman yaralı bir hikâye akıyor. Her yıl Mayıs ayının o malum pazarında, kolektif bir yanılsamanın ortasında buluyoruz kendimizi. Peki, ya o her yere asılan “koşulsuz sevgi” tabelaları gerçeği yansıtmıyorsa? Ya öyle değilse?

Anne sevgisi, toplumsal bir ezberin aksine çoğu zaman en ağır şartnamelere bağlı, görünmez maddelerle dolu bir sözleşmedir. Çocuk, o aynada annenin görmek istediği sureti yansıttığı sürece “makbul” sayılır. Annenin gerçekleşmemiş hayallerini, susturulmuş çığlıklarını veya toplumsal onay açlığını doyurmadığında; sevgi bir anda soğuk bir sessizliğe, keskin bir eleştiriye ya da ruhu felç eden bir yok saymaya dönüşebilir. Burada akan, berrak bir pınar değil; bedeli çocuklukla ödenen bir onay ticaretidir.
Dünyayı gezip binlerce ruhun hikâyesine dokunduğunuzda, özellikle kadınların yüreğinde kabuk bağlamamış o “Anne Yarası” ile karşılaşırsınız. Bu yara, kuşaklar arası bir miras gibi, gümüş bir tepside bir sonraki nesle devredilir. Kendi annesinin gölgesinde üşümüş bir çocuk, anne olduğunda güneş olmayı denese de, farkında olmadan o kadim soğukluğu kendi evladının üzerine örter.
Düşünün; bugün 60 yaşına gelmiş, hayatın bin bir mertebesinden geçmiş bir kadının, 80 küsur yaşındaki annesinin tek bir küçümseyici bakışıyla, tek bir “yapamazsın” imasıyla nasıl ufaldığına şahitlik ediyoruz. Onca yıl, onca tecrübe; o narsistik döngünün içinde bir anda buharlaşıp gidiyor. Çünkü o şiddet sadece tokatla gelmez; değersizleştirerek, ciddiye almayarak, evladını kendi varlığının bir uzantısı gibi görerek sessizce, derinden işler.
Bugün, o süslü Anneler Günü güzellemelerinin ardındaki gerçeği, yani “iyileşmemiş çocukların” feryadını görme vaktidir. Belki de gerçek kutlama; bu “melek anne” mitosunu yırtıp atıp, anneliğin de her insani hal gibi hatalara, hırslara ve bazen yıkıcılığa açık olduğunu kabul etmekle başlar.
Kendi içimizdeki o yaralı kız veya erkek çocuğun elinden tutup, “Seni görüyorum, yaşadıklarını biliyorum ve bu senin suçun değildi,” diyebildiğimizde, zincirin o en paslı halkası kırılacaktır. Şifa, vitrindeki çiçeklerde değil, bu dürüst itirafın içindeki o çıplak gerçeklikte saklıdır.
Zira hakikat, bazen en sevdiğimiz masalları yakmayı gerektirir.






Her zamanki gibi muhteşem bir yazı ..şifa vitrindeki çiçeklerde değil dürüst itirafın içinde şahane .. kalemine sağlık
“Yazıyı sadece annelik eleştirisi olarak değil, kuşaklar boyunca taşınan görünmez yaralara dair bir yüzleşme olarak okudum. Özellikle ‘şiddet sadece tokatla gelmez’ düşüncesi çok çarpıcıydı. Rahatsız etse de düşündüren, cesur bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık.”
Kutsallığın giydirildiği her tür kutlama, esasen en çok da yaralarımızın olduğu konulardaki gerçeklerin, bir kutlama edasında üstünün örtülüp manipüle ediyor oluşu insanların içsel çelişkilerini coğaltıyor.
Tesekkürler yazı için