2025 yılı benim için büyük kırılımların ve kayıpların yılı olarak tarihe geçti. Yaşadıklarımı gözlemleyerek ilerlemek bir müddet sonra çok da anlam ifade etmez hale geldi. Çalışma hayatındaki kırılımlar, insanlar ile ilişkilerdeki kopmalar, yalnızlaşma, sessizleşme ve yılın son ayında gelen bir kayıp ile girilen derin bir yas süreci…
Yıllardır yaşam ile ölüm çizgisinde ilerlemenin ve ölüme dair ahkam kesen yazılar yazmanın getirdiği o sözde yüzleşmelerin sahteliği içinde kayboldum… Bir insanın yüreğini ağrılardan özgürleştirip ruhunu ağlatmanın ne olduğunu öğrendim birdenbire. Gözlerimden içeri düşen damlaların her biri ağıtların notalarına asılı kaldı… Boğazıma düğümlenen her söz, ritim, enstrüman can alacaklı gibi dayandılar kapıma… Yangın yeri oldu her yer ve çığlıklar çarpıyor parmak uçlarıma, anlatmanın da susmanın da anlamını yitirdiği yerdeyim şimdi… Ölümün nefesi ile yüzleşmek mi? Gerçekten ilginç bir karşılaşma oldu benim için…
Çok bilmiş ve öğrenmiş hallerim var ya burada da karşıma dikildi yine. Babamın sancısını, gözlerindeki çaresizliği gördükçe onun çaresizliğinin çaresizliğinde ayrı bir kayıp yaşamaya başladım… Sonra baktım ki herkes acısını başka yaşıyor. Kayıp tek ama acılar her bedende ve ruhta başka bir tanımla kendini aşikar ediyordu. Kimin daha fazla acı çektiği değildi mesele acının her kimlikte farklı tezahürü idi aklıma takılan… Babamın acısı… Benim acım… Annemin acısı… Kardeşlerin… Oğulların… Kızların… Eşlerin acısı… Herkesin acısı ne kadar büyüktü kendisine ve kaybettiğine…
Ağıtlar yakılıyordu içimde, dile gelen sözcüklerim kalmıyordu, yine lal yine hamuş oldum kalbime çöken tarifsizliğimde. Bana ölümü anlat dediklerinde kitaplar yazabilirdim… Şimdi, ölümün en saf halini yaşıyorum ve dilsizim ve öyküsüzüm ve ağlamaktan acizim… Ne gariptir yüzleştiğin şeyin en iyi bildiğin şey olması. Dünyanın bütün coğrafyalarındaki ölüm ritüellerini ezberlemiş, beni yakın ve küllerimi savurun diyecek kadar ölümün içinden geçtiğini zanneden aklımın küçüklüğünü fark ettim toprağın kokusunu içime çektiğimde.
Acısını içine atmayı beceremeyen bir aciz olmayı, bile isteye seçtim bu dönemde… Acizlik, yetersizlik, çaresizlik, başaramamak… Yaşama denk getiremediğin yaşanmamışlıkların eksikliği, birlikte türkü söyleyemediğin, şarap içemediğin, ağız dolusu küfredemediğin bir ayrılığı nasıl tarif edersin, bundan nasıl kaçabilirsin, kendini nasıl bağışlayabilirsin… Eksikliğini nasıl maruz görebilirsin kendine… Ölüm bu işte şakaya gelmiyor, mutlu anları çok özletiyor amansızca…
Benim sancım bana büyük geliyor diye değil, sancının kendisi; içinde acıyı taşıyor diye oluyor her şey… Haftalardır sözcüklerin içinde kayboldum, ölümü nasıl tanımlayabilirsin kendine, bir kaybı nasıl onurlandırabilirsin ve ona cenneti, ruh göçünü, beden terkini nasıl anlatabilirsin ki… Kocaman bir boşluk… Tarif edemediğin evrenin sonsuzluğu ve sınırsızlığı gibi bir hal…
Bugüne kadar yaşadığım ve deneyimlediğim tüm ölüm deneyimleri yaşam çemberimi teğet geçen ölümler imiş… Arkadaş, dost, akraba… Hepsinde üzülmek farz idi ve üzülmek bildiğimiz bir konu olduğu için bu deneyimleri alıp kabul etmiştim… Şimdi… Çember darmadağın oldu çünkü çemberin içinden tam göbeğinden geçti ve bunun ne sancısını ne de kanamasını durdurabiliyorum. Yanımdan rüzgar geçse fısıltısından ağlayası geliyor kalbimin. Göğüs kafesinden ağlamayı da öğretti bana hayat… En çok da yüksek sesli ağıtlar söyleyemediğime üzülüyorum onun yerine yüksek sesli ağıtlar dinleyerek yasıma melekleri davet ediyorum.
Kendime sessizliği anlatabilmeyi beceremiyorum, susmuyor zihnim, susmuyor kalbim ve susmuyor ruhum… Binlerce asrın yıkılmamış kalelerini yıktım ve tozu dumana kattım, oturdum tahtında gökyüzüne bakan babamı izliyorum. Gel otur yanıma sohbet et biraz… Sohbet et… Dağılsın… Senin kalbine çöken ve beni çaresiz bırakan o kara bulutlar… Senin sancın benim tüm gözyaşlarımın mazereti oluyor artık… Sen konuş ben susup dinleyeyim seni… Sen konuş ben susayım… Sen konuş… Ben… Hamuş…
Sevgili kardeşim Taner’in anısına…
