Geçtiğimiz günlerde online olarak katıldığım bir oturumda Ercan Kesal’ı dinlerken aklımda kalan bir cümle oldu. Sanatla kurduğumuz bağın, aslında bir şey anlatmaktan çok, yalnız olmadığımızı anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu söyledi.
Bu cümle ilk duyduğum anda bende bir yere dokundu. Ama aynı zamanda düşündürdü de. Çünkü insan çoğu zaman yazarken, dinlerken ya da izlerken ne yaptığını tam olarak tarif edemez ama hissettiği şey çok nettir. Bir yerde kendini bulur.

Ben de buradan yola çıkarak şunu sordum kendime: Sanat gerçekten sadece anlatmak mı, yoksa insanın kendiyle karşılaşma biçimi mi?
Bana kalırsa, insan bu dünyada bir şeyle yüzleşmeden yaşamıyor. Herkesin kendi içinde taşıdığı, bazen adını koyamadığı ama varlığını bildiği bir mesele var. Ve o mesele, bir şekilde dönüp dolaşıp insanın karşısına çıkıyor. İşte tam o noktada, insan bazen kendi duygusunu kendi cümlesinde anlatamazken bir başkasının hikayesinde kendini çok daha açık görmeye başlıyor.
Kesal’ın söylediği yerden bakınca, insanın bu dünyada bir meseleyle var olduğunu kabul etmek gerekiyor. Herkesin hayatında er ya da geç karşısına çıkan, kaçamadığı, dolanıp dolaşıp yine kendine döndüğü bir şey var. Kimi bunu bir kayıpla Yaşar, kimi bir eksiklikle, kimi de içinden adını koyamadığı bir boşlukla. Ve belki de sanat tam burada devreye giriyor. Çünkü insan bazen kendi yaşadığını doğrudan anlatamazken, bir başkasının hikayesinde kendini daha rahat görebiliyor. Bazen bir romanı satırlarında, bazen bir şarkının sözlerinde, bazen de bir film sahnesinde ya da bir tiyatro oyununda… İnsan hiç tanımadığı birinin anlatımında kendine ait bir parça ile karşılaşabiliyor.
Ne kadarına katılırız kısmına gelirsek…
Bu noktada söyleneni büyük ölçüde katılıyorum. Gerçekten de bir metnin, bir şarkının ya da bir sahnenin bizi yakaladığı yer çoğu zaman “anlaşıldım” dediğiniz an oluyor. Bu yalnızlığı ortadan kaldırmıyor ama onu paylaşabilir hale getiriyor.
Ama bir yandan da şunu düşünüyorum, Sanat sadece yalnız olmadığımızı hatırlamak için mi var? Yoksa insanın kendini yolunu olması, kendi iç sesini tanıması için de bir alan mı açıyor? Çünkü bazen sadece kendimizi bulmuyoruz, aynı zamanda hiç fark etmediğimiz bir duyguyu öğreniyoruz, bakmayı bilmediğimiz bir yerden bakmayı öğreniyoruz.
Ben neden yazıyorum sorusu, aslında kolay cevaplanan bir soru değil. İlk bakışta insanın aklına birçok şey geliyor. Anlatmak için, paylaşmak için, içini dökmek için… Ama biraz durup düşündüğümde bunların hiçbiri tek başına yeterli gelmiyor.
Ben yazarken çoğu zaman bir şey anlatmaya oturmuyorum. Daha çok anlamaya çalışıyorum. Bazen gün içinde karşılaştığım bir cümle, bazen bir bakış, bazen bir başkasının hikayesi, yaşadıkları… Bazen de içinde uzun zamandır duran ama adını koyamadığım bir duygu yazıya dönüşüyor. Yazmak benim için dağınık duyguların bir araya geldiği yer gibi.
Şunu fark ettim; insan bazı şeyleri yaşarken tam olarak anlamıyor. Ama yazarken anlıyor. O anın içindeyken sarmaşık olan şeyler, kelimelere döküldükçe yerli yerine oturmaya başlıyor. Sanki içimde konuşan bir ses var ve ben yazdıkça onu daha net duymaya başlıyorum.
Bazen de yazmak içinde kalanları dışarıya bırakmanın bir yolu oluyor. Söylenmemiş cümleler, yarım kalmış duygular, içimde büyüyen ama paylaşılmamış ne varsa… Hepsi yazının içinde kendine bir yer buluyor.
Ama belki de en çok şu yüzden yazıyorum, yazdıklarımın bir yerlerde birine değme ihtimali için. Kim olduğunu bilmeden, tanımadan… Aynı duygudan geçmiş birine. Çünkü insan bazen en çok, tanımadığı birinin yazdıklarında kendini bulunca anlaşıldığını hissediyor.
Ben de yazarken tam olarak bunu umuyorum. Anlaşılmak değil belki ama bir yere dokunmak.
Size de bir cümlede, bir şarkı da ya da sahnede kendinizi bulduğunuz anlar oluyor mu?





