Düşünüyorum da unutturulmuş bir ben’lik ile insanın kendini araması ne garip bir haldir. Unutturulmamış bilgiler ile inşa edilen bir ben’liğin de kendini yani hakikatini bulması da aynı şekilde gariplik ve tezatlık içerir. Kendi bilinmezliğinden kurtulmak için, fallar, yıldıznameler, astrolojik göstergelere başvuran ve oradan yolculuğuna ışık arayan milyarlarca ruh parçasının arasında gerçeği bulmak çokça yorucu oluyor.

Saf bilinç olarak dünyaya geldiği iddia edilen bir bebeğin anne ve babasından aktarılarak gelen kayıtların dışında başka bir bilgi olmadığını varsayarsak şayet bu sürecin devamında yani anne ve babanın kendi bilgi ve becerileri ile şekillendirdiği “insani kimlik” günün sonunda kişinin ham halini oluşturuyor. Kişiliğin, varlığın, ben’liğin şekillenmesini salt anne ve babaya yüklemek de çok net sonuçlar vermez. İçine doğulan ailede kaçıncı birey olduğundan, ailenin büyüklüğüne, inanca, kültüre, mahalleye, etnik kimliğe, törelere, geleneklere, ahlak kurallarına göre şekillenen bir varlıktır insan çocuğu… Tek bir doğrusu yok, bir sürü yanlışı da… Hüküm sürülen düşüncenin içindeki “kimlik” haline gelmiş her bilgi silinmesi zor bir devşirme karakter inşa ediyor… Örneğin, ABD’de Oregon eyaletinde doğmuş siyahi ve Müslüman iseniz baskın olan Hristiyan beyaz ırk arasında kaybolabilirsiniz. Bu coğrafyada anne ve baba kimliğinin yaşadığı travmatik yaşam modeli, korku ile sürdürülen yaşam formu istemsizce çocuğun da varlığına işlenen bir gerçeklik olacak. Bunu dünyanın her ülkesine uyarlayabilirsiniz. Türkiye’de buna dair onlarca örnek inanç kimlik ve bölgesel örnekler verebilirdim fakat bu yazı siyasi ya da etnisite içeren bir yazı olmadığı için dışarıdan bir örnek verdim ki bu bile “kimlik inşası için” yaşanılan coğrafyanın ne kadar belirgin ve baskın bir rol oynadığını bize gösteriyor. Türkiye’de şu olmak dediğiniz anda konu bambaşka boyutlara kayabiliyor. İşte bu izler, “ben kimim” sorusunda muhatabı sadece kişinin kendisi, anne ve babası değil daha üst bir yapı oluyor…
Konudan uzaklaştığımın farkındayım lakin bu “ben olma” halleri çok da basit değil. Hele ki özüne dön ve kendini bul kavramları tamamen bir fiyasko oluyor. Hangi kendini bulacağını bilmiyorsun ki… Anne ve babanın inşa ettiği sen mi? Eğitim hayatın ortaya çıkardığı sen mi? Kimliğinin ve inancının yeniden yapılandırdığı sen mi? Bir de bunların üzerine, ilişkide olduğu herkese göre ayrı bir sen daha var… Arkadaşına çok sevdiğin birini tanıtıyorsun, yıllardır samimiyetine inandığın kişi, tanıştırdığın kişiyi art niyetli emellerine alet etmeye kalkıyor. Bak bu emellerine alet etme olayına girince es geçtiğim bir konu daha var o da cinsiyet… Cinsiyetçi yaklaşımlar değil, cinsiyetine göre şekillenen karakterin içindeki eril dişil değil, etek ya da pantolon giydiğinde dışarıda kabul gören hallerin işte… Bu da “ben’lik” hikayende bir diğer baskın rol oynuyor…
Kendine gel… Neredeyim ki?
Kendini bul… Kayboldum mu?
Kendini tanı… Ne zaman kendimden özerklik ilan ettim de tanımam gerekecek kendimi?
Kendin ol… Kimdim ki?
Kendini sev… ?
Haydi ama bir insanın kendisini sevmesi o kadar ilginç noktalara taşınıyor ki sıralasam şaşırırsınız. Kendini biraz fazla sevince narsist oluyor bir anda. Az sevince değersiz, hiç sevmeyince ezikliğe evriliyor. Mis gibi hayat, neresinden tutsan orası elinde kalıyor değil mi?
Kafamı kaldırıyorum her yerde yeni akım söylemler ile yolculuğa davet ediliyorum. Yüksel, uç, kaç, kendini terk et, yoldan çık, yola çık, uyan, uyanma, teslim ol, diren, mücadele et, etme, vazgeç offf ne çok iyi niyet mektubu geliyor evrenden. Yok yok evren değil onunla bağlantılı olan zatı alimizden oluyor tüm bu mesaj akışı… Bizler kayıp ruhlarız. Değil miyiz? Ruh olduğumuza dair bir kanıtta yok ama neyse insan olarak tutunacak bir dal gerekiyor diye icat ediyoruz bu kadar kavramı çünkü hayat ballı ekmek kadayıfı tatlı olarak sunulmuyor bize.
Asıl olan ne biliyor musunuz? Bu dünyaya ne için geldiğini hatırlamadan, geldiğini idrak edip güzelleştirmek hayatı sonra çekip gitmek… Bütün mesele bu aslında… Anlam yüklemeden anlamın kendisi olarak devam etmek… Sonra vazifeyi ifa etmenin dayanılmaz hafifliği ile idrak mertebelerini aşıp, benliğini, kendini, kimliğini sürçülisan eyleyip susmak…
Aramakla bulunmayacak bir yerdeyiz çünkü ve onu yüz hatta bin yıllardır tanımlamaya çalışanlar delirdi gitti.





