08 Temmuz, 2026

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Modern ilişkilerin belki de en büyük ironisi şudur: Güçlü erkeği değiştirmek için yıllarca mücadele edildi; değiştiğinde ise bu kez değişmiş hâli beğenilmedi.

Bir zamanlar “fazla baskın”, “fazla sert”, “fazla maskülen” denilen erkek, bugün “prenses erkek”, “pasif”, “kararsız” ya da “çekiciliğini kaybetmiş” olmakla eleştiriliyor. Aynı ilişki kültürü, önce bir karakteri törpülemeye çalışıyor; ardından ortaya çıkan yeni karakteri küçümsüyor.

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

İşte modern ilişkilerin en büyük paradoksu tam da burada başlıyor.

Uzun yıllardır güçlü, köşeli ve ödün vermeyen erkek figürü modern söylemin hedefinde yer alıyor. Kararlılığı çoğu zaman baskıcılıkla, koruyuculuğu kontrolcülükle, liderliği tahakkümle, iddiası ise toksiklikle aynı kefeye konuluyor. Elbette gerçekten yıkıcı ve şiddet üreten davranışların eleştirilmesi kaçınılmazdır. Ancak zamanla eleştiri yalnızca zararlı davranışlara değil, maskülen karakterin birçok doğal özelliğine de yönelmeye başladı.

Erkeklerden sadece davranışlarını değil, karakterlerinin keskin hatlarını da yumuşatmaları beklendi. Daha az iddialı, daha az risk alan, daha az meydan okuyan, daha az talep eden bireyler olmaları teşvik edildi. Köşeler törpülendi, ses tonu alçaltıldı, özgüven ile kibir arasındaki çizgi giderek belirsizleşti. Gücün nasıl kullanılacağı tartışılırken, zamanla gücün kendisi de kuşkuyla karşılanmaya başladı.

Ve sonunda beklenen dönüşüm gerçekleşti.

Çatışmadan kaçınan, sürekli anlayış göstermeye çalışan, karar almadan önce defalarca düşünen, hata yapmaktan çekinen, duygularını bastırmak yerine sürekli onay arayan daha yumuşak bir erkek profili ortaya çıktı. Belki de tam istenildiği gibi…

Fakat hikâye burada bitmedi.

Bu kez aynı profil “prenses erkek”, “fazla naif“, “çekici değil”, “maskülen enerjisi yok”, “liderlik edemiyor” gibi ifadelerle yeniden eleştirilmeye başlandı.

İşte ironi tam burada ortaya çıkıyor.

Kendi elleriyle fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor.

Modern ilişki kültürünün belki de en büyük çelişkisi budur. Bir yandan erkeklerden geleneksel maskülen davranışların önemli bir bölümünü terk etmeleri beklenirken, diğer yandan bu dönüşümü yaşayan erkekler yeterince maskülen olmadıkları gerekçesiyle küçümseniyor.

Bu paradoks, gündelik ilişkilerde en açık hâliyle şu beklentilerde kendini gösteriyor:

Erkeğin içindeki iddiayı yok edip, sonra onun “kararsızlığından” yakınmak: Yıllarca erkeğin yön gösterici olmasını, plan yapmasını ve ağırlığını koymasını “tahakküm” olarak nitelendirip onun karar mekanizmalarını felç edenler, bugün en ufak bir yaşam krizinde ya da basit bir akşam planında bile “Neden hiç sorumluluk almıyorsun, neden bu kadar kararsızsın?” diyerek sitem ediyor. İddiası sistemli biçimde törpülenen bir erkekten, gerektiğinde net ve kararlı bir duruş sergilemesi bekleniyor.

Erkeği risk almaktan menedip, sonra “özgüvensizliğinden” dert yanmak: Girişkenliği, cesareti ve sınırları zorlamayı bir tür “gövde gösterisi” veya “saldırganlık” olarak kodlayan modern paradigma, erkeği zamanla konfor alanına, yani mutlak bir uysallığa yönlendiriyor. Aynı erkek hayatın sert gerçekleri karşısında sessiz kaldığında veya risk almaktan kaçındığında ise bu kez “özgüvensiz” ve “silik” olmakla suçlanıyor. Korunaklı bir fanusa kapatılan karakterden, dışarıda fırtına koparması bekleniyor.

Erkeğin sesini kesip, sonra onu “yetersiz ve kırılgan” bulmak: Düşüncelerini ve erkeksi reflekslerini açıkça ifade ettiğinde sert eleştirilerle karşılaşan erkek, zamanla tamamen susmayı ve görünmez olmayı seçiyor. Ancak sesini ve rengini kaybeden bu erkek modeli, bu kez de yeterince güçlü, yönlendirici ya da çekici bulunmuyor; “erkeksi enerjiden yoksun”, “fazla hassas” ve sonunda “prenses erkek” etiketiyle yeniden yargılanıyor.

Sonuçta “fazla erkeksi” olmak suç sayılıyor; sonra “erkeksi değil” denilerek aynı kişi yeniden yargılanıyor.

Böyle bir denklemde erkeklerin hangi kimliği benimsemesi gerektiğini bilmesi neredeyse imkânsız hâle geliyor. Çünkü sorun artık karakter değildir; sorun, sürekli değişen beklentilerdir.

Bugün “prenses erkek” diye küçümsenen profil, çoğu zaman gökten düşmüş yeni bir karakter değildir. O profil, yıllarca süren kültürel baskıların, sosyal beklentilerin ve bitmek bilmeyen eleştirilerin şekillendirdiği bir sonuçtur. Bir başka ifadeyle, bir yaratım değil; uzun bir dönüşümün ürünüdür.

Ancak bu tabloyu tek bir aktöre bağlamak da doğru olmaz. Medya, popüler kültür, sosyal medya, akademik söylemler ve değişen toplumsal roller de bu dönüşümün önemli aktörleridir. İlişkilerin içinde kadınların ve erkeklerin birbirlerinden beklentileri de bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü hiçbir ilişki yalnızca bir tarafın inşa ettiği bir dinamik değildir.

Asıl sorun da burada yatıyor.

İnsanları sürekli yeniden tasarlamaya çalışıyoruz. Birbirimizi olduğumuz gibi anlamaktan çok, olmak istediğimiz kişiye dönüştürmeye uğraşıyoruz. Oysa karakter mühendislikle şekillenmez. Sürekli eleştirilen, küçümsenen ve eksik hissettirilen bir insan daha güçlü olmaz; çoğu zaman yalnızca daha çekingen hâle gelir.

Sağlıklı ilişkiler, insanların birbirini yeniden inşa etmeye çalıştığı değil; birbirinin karakterine saygı duyduğu ilişkilerden doğar. Güç, şefkatle çatışmak zorunda değildir. Kararlılık, zorbalık anlamına gelmez. Duygusallık da güçsüzlük değildir. Sorun, bu özelliklerin kendisi değil; onları yalnızca uçlarda değerlendiren bakış açısıdır.

Belki de artık “alfa”, “beta”, “sigma” ya da “prenses erkek” gibi sosyal medya etiketlerini bırakmanın zamanı gelmiştir. Çünkü insanlar algoritmaların ürettiği kategorilerden çok daha karmaşıktır.

Ve belki de modern ilişkilerin en büyük trajedisi şudur:

Bir karakteri yıllarca değiştirmeye çalışıp, sonunda ortaya çıkan yeni karakteri de beğenmemek…

Çünkü aynayı kırmak, içindeki görüntüyü değiştirmeye yetmez.

Yazar

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir