22 Ağustos, 2018

Kırlangıç Çığlığı: Ahmet Ümit’in Umutsuz Romanı

“Biliyorsun kırlangıçlar göçmen kuşlardır. Çok hızlı uçarlar. İşte o göç sırasında yüzlerce kırlangıç fırtınaya yakalanıp ölürmüş. Göçü başarıyla tamamlayan kırlangıçlar, geldikleri ülkenin sıcak gökyüzünde uçarken, yollarda kaybettikleri arkadaşlarını anımsar, acıyla, öfkeyle böyle çığlık atarlarmış.”

“Cinayet! Nedensiz kötülük! Nedensiz sapıklık! İnsan iyi bir varlık değil. Hem iyi hem kötü bir varlık ama durduk yere kötülük yapabilecek de bir varlık. Örgütlü kötülük yapabilecek bir varlık. Dünyanın en tehlikeli hayvanları bile sadece karınlarını doyurabilecek kadar avlanırlar.” Ahmet Ümit, son romanı “Kırlangıç Çığlığı”nda, tacize uğrayan çocukları, organ mafyasının eline düşen Suriyeli mülteci çocukları ve bu çocukları kendi kurtuluşlarının önünde bir kapı olarak gören büyüklerin dehşet dolu dünyasını anlatır; örgütlü kötülüğün karşısındaki umutsuz insanlığa dair işitilmesinden korkulan soruları sorar ve yanıtları ile okurunu yüzleştirir.

“Eskiden de berbat bir yerdi dünya, eskiden de rezildi insanlar,” der, Nevzat Başkomser sevgilisi Evgenia’ya. “Şimdi de öyle. Belki daha fena, Karamsar konuşuyorum belki, ama geleceğe güvenimi yitirdim.”

O kadar çok hayal kırıklığına uğradık ki, artık kimse gelecekten umut beklemiyor/istemiyor. En saf, an masum sandığımız kişiler bile binbir hesap içinde değil mi? Hem de kirli, kanlı hesaplar.

Medya her gün bu hesapları üstümüze boca ederek aklımızla oynamıyor mu? “En fenasına hazır olmak lazım. O zaman daha az mutsuz oluruz…” Mutlu olmak için örgütlü/örgütsüz kötülüklere alışıp, kırlangıç çığlıklarımızı gökyüzüne bırakıp sıcak iklimlerin mutluluğunu yaşamak mıdır idealimiz peki?

Kırlangıç çığlıklarının sıcak ülkelere ulaşmanın sevinci değil aslında bir ağıt olduğunu kaç kişi bilmekte? “Biliyorsun kırlangıçlar göçmen kuşlardır. Çok hızlı uçarlar. İşte o göç sırasında yüzlerce kırlangıç fırtınaya yakalanıp ölürmüş. Göçü başarıyla tamamlayan kırlangıçlar, geldikleri ülkenin sıcak gökyüzünde uçarken, yollarda kaybettikleri arkadaşlarını anımsar, acıyla, öfkeyle böyle çığlık atarlarmış.”

Ya yolda kaybolan kırlangıçların çığlıkları? Devletin yurtlarındaki kimsesiz kırlangıçlar fırtınaya nasıl yakalanmaktadır? “Taciz edildiğini bile anlayamayacak kadar sevgiye muhtaç olan o sahipsiz kırlangıçları kim duyacak?

“Keşke bu adam babam olsa,” diyen, yetim ve öksüz çocuklar? “Keşke burası evimiz olsa,” diyen yuvasız kırlangıçlar? “…Emir Sandalyesini benim yanıma çekti. Önce eliyle saçlarımı okşadı, hoşuma gitti. Evet, hoşuma gitti, babanızın sizi sevmesi hoşunuza gitmez mi? Zaten hep yapardı, bütün çocukların başlarını okşardı, güya sevgiyle yanaklarımızdan makas alırdı, bazen uzanır bizi öperdi. Yine yaptı, sandalyesini benimkine dayadıktan sonra eğilip yanağımdan öptü, ama geri çekilmedi. Dudaklarını suratıma yapıştırdı, ellerini bacaklarıma attı…”

Kimse duymadı!

Tacizci Yurt Müdürü nasıl biridir? Başkomser Nevzat’ın izlenimleri gerçeği yansıtmamaktadır, müdür karanlık dünyasını ustaca gizlemektedir. Müdür hayal dünyasında yaşamaktadır sanki, kendisini mükemmel biri olarak gördüğünden, yetiştirdiği çocuklar da öyle olmalıdır. Başkomser iyi tanıdığını zannetmektedir bu tür insanları; “başarısızlıkta, kötülükte, en küçük bir olumsuzlukla yüzleşmek istemeyen insanlardan biridir işte.” Kendileri iyi olduğu zaman bütün dünyanın da iyi olacağını zannederlerdi. “Üstelik hayat sürekli olarak onları düzeltmesine rağmen vazgeçmezlerdi bu aptalca iyimserliklerinden.” Bu iyimserlikleri, sorumlu oldukları kimsesiz çocukları gece karanlık odalarda taciz ederken asla devam etmeyecektir!

İyilik maskesinin altında yatan kötümser güdülerle taciz edilen o çocuklar, büyüdüklerinde hayattan intikamlarını almak adına ya yeni tacizciler oluyorlardı ya da “Körebe” gibi seri katile dönüşüyorlardı. Bir çocuktan tacizci de yaratıyordu sistem, katil de!

Çocuk tacizcilerini öldüren katile emniyet “Körebe” adını takmıştır. Körebe denmesinin nedeni de kurbanlarının gözünü bağlayarak infaz etmesidir. Körebe’nin verdiği mesaj, “Bu alçakları öldüren ben değilim, taciz ettikleri çocukların ruhu,”dur. Kendini bir tür adalet dağıtıcısı olarak görmektedir. Başkomser Nevzat, katilin yakalanacağına emindir; çünkü, “…hayat her zaman katilin aleyhine çalışır. Mutlaka bir açık verir, hiç istemese de ipuçları bırakır, yeter ki, biz onları görmesini bilelim.”

Ahmet Ümit, seri katillerin özelliklerini romanında şöyle sıralar:

“…seri katillerin cinayetleri bir tür ibadet gibidir. Nasıl ki, inanmış bir kişi mensup olduğu dinin ibadetini kendi kafasına göre yapmazsa, seri katil de kendi ayininin kurallarını bozamaz. Cinayet işleyiş biçimi, öldürme zamanı, olay yerine bıraktığı işaretler, onun imzasından öte, bir tür bildiri gibidir. Kişisel bir manifesto da diyebiliriz. Bir tür başkaldırı olarak da değerlendirebiliriz. Kendisini anlamayan, kendisini anlatamadığı, vicdanı katılaşmış, merhametini yitirmiş, duyarsız insanlığa ben buradayım, beni fark edin demenin en etkili yöntemi!”

Peki, Körebe, işlediği on iki cinayetin ardından beş yıl sonra sessizliğini neden bozmuştur? İşin tuhafı, yeni cinayetlerin ritüeli acemice bir taklittir. Başkomser Nevzat ve ekibinin gözünden bu kaçmaz. Soruşturmalarını yeni şüpheliler üzerine yöneltirler.

Körebe, kurbanlarını tek el ateş ederek ensesinden vuruyor, gözlerini kırmızı bir kumaşla bağlıyor, sağ kulaklarını kesiyor ve yanlarına bir oyuncak bırakıyor.

Yeni cinayetlerde bu ritüellerin hepsi tamamdır, ama Körebe’nin tarih ve kendini tekrarlamaması gibi özelliklerinden sapma görülmektedir. Kimdir ortaya çıkan bu yeni seri katil/katiller?

Körebe, hayatı ölümle kuşatmanın, ruhu ızdırapla yüceltmenin, tanrıların önünde eğilmenin dışında kendince yaptıklarının bir manası olduğunu düşünmektedir. Tanrılarla aynı tahta oturduğunun sanrısını yaşamaktadır.

“O benzersiz ürperişi, o derin korkuyu, kudretin sarhoş ettiği o serkeş ruhun kendi anlamını bulmasından söz ediyorum.”

O serkeş ruhunun anlamını bir tarafa bırakır beş yıl boyunca. O şahane mutsuzluğunu, ucuz sevinç kırıntılarıyla tedavi etmeye çalışır. Kendisi ile bütün dünyayı kandırmaya çalıştığının bilincindedir ve neredeyse de başarmak üzeredir de! Ama bırakmazlar! Onun adına, onu taklit ederek öldürmeye başlarlar. Hiç haz almadan, öldürmenin o benzersiz güzelliğinin hakkını vermeden, o müthiş doyumu hissetmeden, karanlığın sırrına ermeden öldürmektedir taklitçileri. Kimdir bunlar? Polis Körebe’nin peşine, o, taklitçilerinin peşine düşer.

“İşte bu kabalığa, bu hoyratlığa, bu israfa daha fazla dayanamadım; evet, bu yüzden geri döndüm.”

Körebe geri dönse de, onun cinayet nedenleri yeni bir boyuta taşınmıştır. Körebe tanrıların tahtından indirilmiş bir kurbandır artık. Zamanın yeni cellatları cinayetlerini bir mana adına işlememektedir, tek amaçları para ve güçtür! Hoyratlık ve israf tek erdemdir. Çocukların bedenleri salt cinsel tacize uğramamaktadır. Mülteci çocukların bedenlerine organ tacirleri de gözünü dikmiştir. Parası olanın, gücü olanın yoksul ve yoksuna her türlü zulmü yapabildiği bir dünyada çocuklar hep ilk kurbandır.

“Alçaklığın en rezili siyasi alçaklıktır. Buna bir de mezhep ve dini karıştırırsan, bildiğin şerefsizlik çıkar ortaya…”

derken hiç de haksız değildir Nevzat Başkomser.

Parasızlık insana her türlü kepazeliği yaptırabilmektedir. Kendi öz çocuğunun organlarını satarak kendine gelecek satın almaya çalışan yurtsuzların, kendi öz çocuğuna cinsel tacizde bulunan sapkınlardan ne farkı vardır?

“Ölü çocuklar işte. Her gün anne babalarının kucaklarında derme çatma botlarla, fırtınalı denizleri aşarak, yaşayabilecekleri bir ülkeye gitmeye çalışan çocuklar. Gitmeye çalışırken, o denizlerde boğularak ölen çocuklar. Ölüm haberlerini her gece televizyondan izlediğimiz çocuklar. Bu bedeni parçalanmış zavallının, katillerini bulmak onları boğulmaktan kurtaracak mı? Para için organları haraç mezat satılan bu çocuğun katillerini hapse atınca, insanlık uyanacak mı?”

Evgenia’nın bu sorusu, başına kuma gömen Kuzey’in zengin dünyasına değil mi aynı zamanda? Çocukları sömüren bu dünyanın bencil insanları, ne kadar Körebe’yi taklit etmeye çalışsa da, öldürdükleri her kırlangıcın hesabını bir gün vermekten korkmaktadırlar.

Darwin’e göre canlıların varyasyonlara ayrılması genetik yolu ile elenmesi doğal seleksiyon ile gerçekleşir. Yani çeşitlilik gösteren canlılar bu mekanizma ile zayıfları eler ve türlerin devamı sürekli daha gelişmiş hale geçer. Doğal seleksiyon, canlıların çevre şartlarına ve rekabet ortamına daha dayanıklı, avantajlı ve güçlü olan kısmının varlığını sürdürmesi ve mağlup ettiği diğer canlıları yok olmaya mahkum etmesidir. Doğal seçilme sürecinde canlılar çevreye ve şartlara uyum sağlayarak “adaptasyon” sağladıkları ölçüde avantaj kazanma şanslarını arttırırlar. Uyum mekanizması sağlayamayanlar yok olur, bununla birlikte yok olan canlı türlerinin genetik havuzdaki frekansı da azalır. Yani genler zaman içinde ortama adapte olanın lehine değişir. Kitap bittiğinde okurun kendisine dehşetle soracağı soru şudur: insanlık nasıl bir seleksiyona uğramakta? İnsan evrimini kötülükten yana mı tamamlamakta?

“Sapık da olsa, çocuk tacizcisi de olsa karşımızda bir insan var. Sizin gibi, bizim gibi onun da bir ruhu var. Belki onlar da pişmanlık duyuyorlardır. Bu işin nedenini anlamak lazım. Nedenini anlamadan, onları nasıl engelleyebiliriz ki?” Nevzat Başkomser’in yaptığı bu empati kişisel suçlarda doğrudur; ama karşısında örgütlü bir kötülük çetesi var ve bu çeteyle mücadele edebilmek için, onları anlamanın dışında ne yapmak gerekmektedir? Kötülüğe evrilen, artık neredeyse doğal kabul edilen bu seleksiyonun önüne nasıl geçilebilir? Sorulması gereken budur? Yoksa, kahreden bir sessizlik bırakarak sıcak iklimlere varamadan tüm kırlangıçlar ölecek ve “vicdanını yitiren bu dünya hep cehennem” olarak kalacak!

Kitap: Bayram SARI

indigobayram@gmail.com

Kırlangıç Çığlığı: Ahmet Ümit, Everest Yayınları, 1. Basım, 398 sayfa

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir