Sefaletimiz

İki büyük korku tanıyorum ve ikisini de yaşadığımı anlıyorum. “Seni bağlayan düğüm sendedir” demişti birisi, bir zaman ve ancak şimdi bunu gerçekten kavrıyorum. Anlıyorum ki ben, hem yaşamaktan hem de ölmekten korkuyorum.

Yaşamaktan ölesiye korkuyorum; yaşamın içinde yer almaktan, geri dönüşü olmayan hatalar yapmaktan; başkalarında gördüğüm acıların bana da bulaşmasından ve onlarla baş edememe ihtimalinden… Sevmekten ve sevilmemekten; anlamaya çalışmaktan ve buna rağmen hiç anlaşılmamaktan korkuyorum. Yeni hayatlar yaşamaktan ve yeni düğümlerle ağır prangalara bağlanmaktan korkuyorum. Evet, anladım ki yaşamaktan maalesef hala, ölesiye korkuyorum. Anladım ki hareket etmek için yapılmış bedenim kaskatı durmakla; anlamak için yapılmış beynim uyuşmakla; sevmek için yapılmış kalbim korkmakla yetiniyor.

Ne kadar da insanca ve nasıl da sıradan…

Şuradan kalkıp şuraya gidemiyorum. Çünkü beni buraya bağlayan hiçbir şeyden vazgeçemiyorum. Oturduğum yere ve oturmak düşüncesine bağımlıyım. Prangalıyım. Başlamış hiçbir şeyi bitiremiyorum. İçimde yer verdiğim hiçbir şeyi kapı dışarı edemiyorum. Çünkü ölmekten ölesiye korkuyorum. Ölürsem bana olacaklardan değil ölürsem bu kurumuş, çürümüş, ikiyüzlü hayatıma; bu olanca sahteliğime bağlanmış ötekilere ne olacağından korkuyorum. Çünkü öldürmekten ölesiye korkuyorum. Ben ölürsem onları da öldürmüş olacağımdan korkuyorum. Sadece ve sürekli endişe etmekten, yaşayan bir ölüye döndüğümü fark etmiyorum. Hayata ya da herhangi birine gerçekten bağlı değilim; basitçe ve ne acı ki hala bağımlıyım. Bir bağımlı gibi sadece mevcut, süregiden saçmalığı, aynıyla istiyorum; nedenini bilmeden ve kendimi sınırsızca tekrar ederek çabalıyorum. Bir bağımlı gibi inkâr ediyor, sürekli kendimi rahatlatmaya çabalıyorum. Bağımlılığımla adeta gurur duyarak geziniyorum. Sahteliğimden sahte bir üstünlük yaratıyorum. Üstelik sahteliğimi savunacak kadar da banalleşiyorum.

Ne kadar da insanca ve nasıl da sıradan…

Yaşamaktan korkuyorum; çünkü yaşadıklarımın, yükümü daha da ağırlaştıracağını düşünüyorum. Hep öyle olmamış mıydı? Yaşadığım her şeyin kara bir katran olup beni karanlık bir ölüme çekmesinden korkuyor; zavallı faniliğime boyun eğmeyi seçiyorum. Tanrının lütfüne sığınıyorum. Senin, onun, bunun icazetini bekliyorum. Cesur davranıp içimdeki ayrık otlarını temizlemeyi ya da zaten ölmüşlerin köklerini sökmeyi beceremiyorum. Yaşamak isteyene yer açamıyorum. Yaşamayı hak edene yer açamıyorum. Gerçek bir ilişki kurmayı, yeni bir hayatı bende filizlendirmeyi beceremiyorum. Daha da kötüsü içimde kök salmış koca çınarların susuzluktan kuruyuşunu görüyor ve onlara sırtımı dönüyorum…

Suçluyorum. Seni suçluyorum. Ben, sen yaşayasın diye yaşamımı feda ederken, nasıl olup da senin beni de, kendini de öldürdüğüne bir anlam veremiyorum. Senden kopamıyorum ve seni özgür de bırakamıyorum. Özgürlüğümü senin tutsaklığına hediye ediyorum. Ama bu seni özgürleştirmiyor maalesef. Sen zaten karışmış, dolaşmışken seni bana ve kendimi sana çözümsüz düğümlerle bağlıyorum. Seni bırakmıyorum; seni bırakamıyorum. Kimse beni bırakmıyor diye de kendime yalan söylüyorum. Sana beni bırakma izni vermiyorum. Seni tutuyorum; sana tutunuyorum; sensiz yapamıyorum; sensiz yaşayamıyorum.

Sana bensiz bir hayatta güvenmiyorum.
Kendime sensiz bir hayatta inanmıyorum.

Ne kadar da insanca ve nasıl da sıradan…

Ve adına sıkılmadan sevgi diyorum.

Yaşamadıkça hayatı, ölüm yakınlaşmıyor; uzaklaşıyor. Sahte olan gerçeğe izin vermiyor çünkü. Gerçek bir ölüm, ancak gerçek bir hayata yer açandır ve ben sahteliğimden başımı kaldırıp gerçeğe, gerçekten bakmaya bile korkuyorum.

İkimizin de kolları
Birbirimizin yakasında.

Ne ben sana

Ne sen bana.

Ne kadar da insanca ve nasıl da sıradan…

Benzer yazılar

Yanıt verin.