31 Ağustos, 2026

Sen gidince eksilen kimdi?

Birini özlediğimizde, bu duygunun kaynağını çok iyi bildiğimizi sanırız. “Çünkü yok,” deriz; basit, anlaşılır ve görünüşte ikna edici bir cevaptır bu. Oysa insanın iç dünyası bu denli yüzeysel bir denkleme sığmaz. Bazen birinin yokluğu, salt o fiziksel bedenin hayatımızdan çıkması demek değildir; onun varlığında içimizde uyanan, dile gelen bir şeyin yeniden o eski sessizliğine gömülmesidir. Onunla birlikte kendimizde bulduğumuz, varlığını belki de ilk kez hissettiğimiz bir parçanın, o gidince yeniden yitip gitmesidir. Belki de bazı insanları unutmanın bu kadar imkânsız görünmesinin asıl sebebi budur. Unutmaya çalıştığımız şey yalnızca bir başkası değil, onun aynasında seyrettiğimiz o ‘başka’ kendimizdir. Sesini, tenini, bakışını özlediğimizi sanırken, aslında onun yanındayken dönüştüğümüz o daha canlı, daha bütün insanı ararız.

Sen gidince eksilen kimdi?

İnsan, kendi içinde adını dahi koyamadığı, sınırlarını çizemediği tuhaf boşluklarla yaşar. Nereden geldiğini, ne zamandır orada beklediğini bilmediğimiz; tanımlanması güç, uzak ve sessiz alanlardır bunlar. Sonra günün birinde biri gelir. Sadece bir bakışıyla, bir dokunuşuyla ya da bütünüyle sıradan varlığıyla o aşılmaz sandığımız alanlardan birine sızar. Birdenbire kendimizi daha bütün, daha canlı, daha değerli, arzulanmış ve en önemlisi daha az yalnız hissederiz. Çoğu zaman buna aşk, sevgi, kader ya da ruh eşini bulmak deriz. Oysa gerçekte o insan bizi tamamlamamıştır; yalnızca içimizde zaten var olan ama kendi başımıza ulaşamadığımız o saklı parçaya dokunmuştur. Yanılgı tam da burada, o parçaya giden yolu o kişinin bizzat kendisi sanmamızla başlar.

Bu yanılgının bir sonucu olarak, zamanla o insan bizim için yalnızca bir insan olmaktan çıkar, içimizdeki eksikliğin yegâne anahtarına dönüşür. Onu görmek, sesini duymak, mesajını beklemek, salt ona duyulan bir açlık değildir; onunla birlikte kazandığımıza inandığımız kendi ideal hâlimizi geri çağırma çabasıdır. O gittiğinde ise içimizde korkunç bir boşluk yankılanır ve biz buna “özlem” deriz. Oysa belki de asıl özlediğimiz kişi o değildir, onun varlığında var olabilen kendi hâlimizdir. Yıllar sonra bile çalan bir şarkıda, tanıdık bir kokuda ya da bir sokak köşesinde o insanın yeniden içimizde canlanması, onun geri dönmesinden ziyade, içimizde dokunduğu o yerin sızlamasıdır. Hafızamız yalnızca insanları değil, onlarla birlikte hissettiğimiz hâlleri de saklar. Bazı aşkların bitmemesi, insanın karşısındakine değil, kendisinde onun sayesinde açılan o yeni odaya duyduğu bağlılıktandır.

İnsan yıllarca bir hayaletle konuşabilir, zihninde “Ya geri dönerse?” ihtimalini büyütebilir. Oysa asıl istenen onun dönmesi değil, onunla birlikte o eski “bütün” hissinin geri gelmesidir. İnsanın kendisiyle yüzleşmekten en çok kaçtığı yer burasıdır; çünkü kendi eksikliğiyle kalmak, bir başkasını özlemekten, onu suçlamaktan ya da “Beni terk etti” demekten çok daha ağırdır. İşte bu noktada, insanın kendine sorması gereken o rahatsız edici ama özgürleştirici soru belirir: Sen gidince eksilen kimdi? Gerçekten sen mi, yoksa ben mi? Bütün bu hikâyenin, suçlamaların ve hasretin altında, gizli özne hep “ben”dir. Aşkın ve özlemin maskesi altında, birinin gözlerinde kendimizi arar, birinin bizi seçmesiyle değerli olduğumuza inanır, varlığımızın sorumluluğunu usulca başkalarının ellerine bırakırız.

Belki de olgun bir sevginin başladığı yer, karşımızdakini kendi eksikliğimizi kapatmak, yaralarımıza yara bandı yapmak için kullanmaktan vazgeçtiğimiz o aydınlanma anıdır. Kimse bizim içimizdeki boşlukların sahibi değildir; bir insan, başka bir insanın eksik parçalarını bir ömür boyu taşıyamaz. Birini severiz ama ona bir cankurtaran gibi tutunmayız; özleriz ama yokluğunda kendimizi de kaybetmeyiz. Çünkü artık biliriz ki, bir insanın gitmesi içimizden bir parçanın sökülüp atılması demek değildir. O parça zaten hiçbir zaman ona ait olmamıştır, o sadece bize bu parçayı gösteren bir elçidir. Hayatımıza giren bazı insanlar kalmak için değil, kendimizden sakladığımız o gerçeği bize göstermek için gelirler. Bütün o aşkların, çaresiz özlemlerin ve yanlış kapıların ardında ulaştığımız tek bir adres vardır: Kendimiz. Ve insan kendi sessizliğinde anlar ki; en uzun hasret başkasına değil, kendi varlığına duyduğu hasrettir.

 

Yazar : Murat Tali

Yazar

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir