Söyleyen olmak nedir?

‘Güven Kapısı, bir mistiğin Kalple Hesaplaşmaları yolundaki en önemli Kapıdır.

Bu Kapıdan gecen mistik kendisini yalnızca Tanrı’ya açmanın doğru olduğunu idrak eder ve buna alışır.

 O’nu en yakın dostu bilir ve tamamen her şeyde O’na güvenir.

(Ben Joseph ibn Paquda’nın Kalbin Görevlerine Yön Verme Kitabı’ndan)

‘…Garip bir ortamda (genelde ayın yüzeyine benzer bir yer olurdu) sert ve kaba kılıflara benzer garip kıyafetlerdeki birtakım insanlarla beraber, bilmediğimiz ortam sebebiyle zorlanarak, yavaş yavaş bir yöne doğru yürüyoruz. Sonra “sizleri söylemek için hazırlıyoruz” cümlelerini işitiyoruz Sesin…’

Tam yeni binyıllığın eşiğindeyken (1998 senesinde) tekrar tekrar gördüğüm bu sanrının tam olarak ne anlama geldiğini henüz o yaşlarda anlamıyordum…

“Söyleyiniz” emri kimden, hangi kaynaktan geliyordu (kamera arkasındaki yönetmen sesi gibiydi ve görünmüyordu), ama şöyle durum vardı (çoğumuz yaşamışızdır bunu farklı rüyalarımızda): kendim hem ‘sahnedeydim’ hem sahne arkasından da bakıyordum sanki. Günlük telaşların arasında da ve yalnızlıklarımda uzun uzun düşünmüşlüğüm oldu bu sanrının anlamını. Neydi o ‘Söylenmesi gereken’? Hadi yanımdaki başkalar neyse bizzat kendim ne hakkında söylemem lazımdı… Bildiğim şeylerin hangisi o kadar önemli idi ki…

İnsanlara anlatabileceğim bir şeyler olduğuna inanmıyordum. İki küçük çocukla evden günlerce çıkmadan sıradan işlerle uğraşan ve bir zamanlar çok okuyan yazan çizen biri olduğunu bile neredeyse unutan bir genç kadındım sadece. Ama o sanrıdan sonra ardı ardına devam etti farklı rüyalarım ve ben birkaç gün içinde başka bir benliğimle durmadan şiirler yazmaya hem de tablolar yapmaya başladım.   Bu arka planda yaşayan benliğim meğer dışarıda bir sıradan kişiliği bırakıp kendisi durmadan hazırlanıyormuş gibi geldi. Döküyordu da döküyordu. (Önce ortaya çıkan tablo ve yazılara anlamsız bakıp duruyordum ne yapacağım bunları gibisinden ama bir dönem geldi ve ilk sergilerim ve kitaplarıma girdiler. Oysa yazarken ve çizerken öyle olacak deseler gülüp geçmiş olurdum inanmadan). Tabi ki o ‘dışarıdaki’ kişilikte ‘nemalanıyordu’ şimdi onun hallerinden: daha düşünceli ve farklı derinliğin yüzüne arada yansıdığı oluyordu ama hala bezleri yıkamayı yemeği yapmayı evi temizlemeyi unutmamaya çalışan biriydi.

Bir Gözlemci de her ikisini de gözlemliyordu…

İzleyen ve gözleyen O bana günlüğüme yazdırdı yukarıdaki cümleleri ve rüyayı: anlamını çözdüğüm an onu da yıllar sonrasında altına yazacağımı düşündürerek açık yer bıraktırdı.

O defteri kaybettim sayısız taşınmalar ve seyahatler sırasında ama iyi ki bilgisayara geçirip flaş belleğe kayt etmişim ki bu günlerde yine karşıma çıktı arşivlerime bakarken.

Aradan birçok yıllar geçti. Yollar evirildi kıvrıldı bir oraya bir buraya saptı dıştaki hayatta ama ateşten çizgi kaybolmadı içsel haritamdaki: tam zamanı geldiğinde parlayıveriyordu gözbebeklerimi kamaştırarak ve içimi yakarak aniden önüme çıktığında.

Aynı manalara ve aynı anlamların aynı büyük Yol’una çekerdi – o anda kişiliğimle nerede olsam olayım. Defalarca önceden de yaşadığım ve her seferinde o ya da bu nedenlerle olduğunu düşündüğüm Uyanış patlar hücrelerimde bir daha ama farklı yüceliği ve güzelliğiyle. Ama beraberinde uç noktalarda duygusal buhranlarla doğum sansını çektirir ruhum zihnime: uyuyan birini uyandırmak kolay değildir…

Ateşi arttırdıkça bir yandan buz gibi dondurmayı da unutmazdı Usta: çelik döver gibi çalışırdı. Adım adım bir menzile getiriyordu bazen kendisi de Yolcu bazen Yol Olan bazense Yoldaş.

Perdenin bu tarafında olan kişiliğim ise çocuk gibi takip ederdi onu. Bazen geç kaldığını ve trenin onsuz kalkıp gittiğini düşünürdü. Kervanın onu bıraktığını ve Sarban’ın kendisini unuttuğu hakkındaki hüzünlü düşüncelerinden acı acı ağlardı. Suyun dışına dalgalarla atılmış ve çaresizce aptal bir ölümü bekleyen balık gibi hissederdi kendini.

İşte bu yüzden bana verilen ‘cezaya’ (belki benim tarafımdan ceza gibi algıladığım durumdu, belki kendi kendimi cezalandırıyordum yetersizliğim ve cesaretsizliğim için), yani sıradan, anlamsız, adeta bütün renkleri griye dönüşmüş bir yaşama razı olmaktan başka bir çare yoktu. İçim sürekli sızlar, çok şey derin yaralar bırakırdı en derin yerlerime ve kolay kolay iyileşmezlerdi onlar… Kalabalık ve sığ ortamları kaldıramıyor, olabildiğince içe kapanık olurdum bazı dönemlerde. Susmak da konuşmak da aynı acıları veriyordu.

K.Montgomery’nin bir ruhsal yolcunun böyle durumlarına verdiği yorumuna göre, ‘Ruhun karanlık Geçesi’ denilen dönemlerdi bu belki…

Hayatımın her döneminde önüme çıkan ve aşılması güç olan engeller vardı Eylemin son basamağına geçiş yapmamı VE ORADA SABİT KALMAMI imkansız kılan…

 DNA larımızın iki sarmalı gibi dış ve içsel hayat bir birine örgü gibi sarılmasının sağlanması lazımdı Yolculuk sırasında. Birinden biri eksik ve geride kalsa bu gerçek bir ısdırapların bitmeyecekmiş gibi gelen sürecindesiniz demektir. Hem içten hem dıştan yaşarsınız dayatmayı: bul o Yol’u! Senin ruhunun yolunu! Buldun mu? Oradan mı geliyor çağrı? Atla oraya? Ne demek mümkün değil? İmkansız mı diyorsun? Eee hadi sen bilirsin kal burada…

Hadi kal kolaysa…

Sözlere ve renklere sığınırsın yine. Onlarla konuşursun. Yağmur kendine kendinden parçalar getirir. Uzun uzun safaklara ve günbatımlarına ve yıldızlara bakarsın. Ruhunu hem özlersin hem Ruhuna küsmüştür Aklın. ‘Sırf uçmaktır hayeli ama bilmez ki Toprakta olması lazım ayaklarımız’ der homurdana homurdana.

İçten içe hüzünlenerek Toprağa bile seslenirsin: Sütanam benim! Neden kendine bu kadar bağladın emeğinle? Ay’dır benim Özanam ve onun da Ötesidir gerçek Vatanım ve Babam da Güneştir!

Hemen ardından da bir serseniş sarar varlığını sonra: Toprağı hamuşlandırdığını düşünürsün ve hatta duyarsın Kalbinde onun sesini: Benim bir kabahatım yok güzel çocuğum… Ben her kese sütümü veririm ama kimisi gübre olarak döner kimisi kanat çıkarır uçar. Kanatların varsa uç – ben tutmam seni…

Söyleyen olmak nedir?

Kanatlarını ararsın sonra: Evet! Ruhun ve Aklın bir birini desteklediği anlarda bulursun onları. Bu barışıklık Kalbini de bir başka mutluluk hali ile sarıp sarmalar. Kalbin öyle genişler ki içine tüm varoluş sığacak gibi gelir.

O genişlemiş büyük tek Kalbin yaşattığı halleri ve bilgileri bir şekilde insanlık varoluşun içinde de tasdik etmek için araçlarını ise Yaşamın içinde bulman lazım. Nefesini keşif edersin o zaman: meğer içine çektiğin Nefesten geçiyormuş canını varoluşun arşı ve arzında tek Gül gibi Can yapmanın Yolu. .Her nefeste yeni bir katı açılır bu muhteşem Gül’ün. Bir kalem ve bir kaç rankle yapabileceklerin ise çok kısıtlı geliyor sana. Yaratırken yaralanmaların ondan oluyor. Mutluluk gözyaşların acılı gözyaşlarınla karışır durur o yüzden.

Gerçek mutluluğu ve şükranı ise şu halde duyarsın: kağıtlara ve tuvallere aktardıklarını Dünya’ya saliverdiğindeki umudun: bu tıpkı ıssız adada kalan birinin senelerce yazdıklarını şişelere koyup okyanusa attığındaki umudun onların tek bir tanesinin birine ulaştığını öğrendiğindeki mutluluğu gibidir belki… O Mutluluk nasıl tarif edilir?

Söyleyen olmak nedir?

Ya şu mutluluk: meğer senin gibi başkaları da varmış ve her kes bir Bilinç olarak Yaşamın once karanlık gibi gelen ormanları ve ya denizleri ve ya çöllerinde Kalplerinin ışıklarıyla arayışları sonucu bir cevher bulduğunda aynısını yaşarmış ve şişelere koyup atmaya çalışmışlar bir gün sana da ulaşır diye. Hiç yüzlerini görmediğin seslerini duymadığın yaşamsal öykülerinden haberin bile olmayan insanlar söyleyen olmak için uğraşmışlar. Hemde çeşit dünyasal zaman dönemlerinden ta bugüne kadar.

Bozuk toplumsal klişelerle bu nesli de telkinlemeye çalışanları demiyorum!

Boş boş yorum yapanları hiç demiyorum.

Bozuk plak gibi aynı yerde takılıp kalan zihinleri de atın alandan.

SÖYLETEN’in TEK olduğu Kaynağın ruhlarıdır benim kast ettiğim Ruh Sülalesi.

Dünyanın her yerinde her milletten her yaştan bir çok insanların YOLCULUK yaptıkları ATEŞTEN YOL vardı. Kimisini rüyalarla kimisini düşlerle hepsini Aşkla ve her birini özel sevgiyle aynı Yol’ a getiriyordu Tek Kaynak. Mücadeleleri acıları neşeleri gözyaşları savaşları delilikleri bilgelikleri hasretleri arayışları buluşları hüzünleri kaybedişleri kazanışları… – hiç biri boşuna değildi.

SEVGİ KAYNAĞI’nı büyütüyordu Onlar. Sevgiye inananlardı.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir