Gümüş bir sessizliğin içinde, aynadaki o yabancıya bakarak başladı her şey.
Ruhum, bu etten ve kemikten yapılmış eski yapının içinde, pencere kenarına ilişmiş tedirgin bir misafir gibi oturuyordu. Parmak uçlarımın dokunduğu eşyalar, tenimin sıcaklığı ve damarlarımda çağıldayan o kadim nehir; hepsi emanetti. Ben, bu bedenin sahibi değil, sadece mevsimlik bir kiracısıydım.
Aynanın karşısına geçtiğimde karşılaştığım şey bir yüz değil, bir ikametgâh senediydi.
Gözbebeklerimin derinindeki o dipsiz siyahlıkta, mülkiyetin ne kadar beyhude bir yanılsama olduğunu fısıldayan bir yabancı oturuyordu. Parmak uçlarımı elmacık kemiklerimin üzerinde gezdirdim; deri, altındaki kalsiyum ve kandan yapılmış bu iskeleti sıkıca sarmalamış, dış dünyanın sert rüzgarlarından koruyan kadife bir perde gibi gerilmişti. Ama dokunduğum şey “ben” değildim; dokunduğum şey, ruhumun bu yeryüzü seyahati için kiraladığı o daracık, mahrem odaydı.
Aynadaki yansımamın hatlarını bir haritacı titizliğiyle incelemeye başladım. Göz kenarlarımdaki o ince çizgiler, evin duvarlarındaki kılcal çatlaklar gibiydi; yaşanmışlığın, gülüşlerin ve uykusuz gecelerin bu etten binada bıraktığı aşınma izleri. Kirpiklerim, dışarıyı seyrettiğim bu iki pencerenin tozlanmış perdeleriydi sanki.
Düşündüm: Bu burun, bu ağız, bu alın… Ben bunları seçmemiştim. Bir sabah bu yapının içinde uyanmıştım sadece. Ruhum, bu yabancı çehrenin arkasına sığınmış, dünyayı bu iki küçük delikten izleyen mahcup bir yolcuydu. Bedenim, toprağın bana sunduğu bir “ikram” sofrasıydı; ama sofra yavaş yavaş toplanıyordu.
İyi bir misafir, ev sahibini hırpalamazdı. Bu yüzden dizlerimin bağını çözen yorgunluklara, ağaran saçlarımın kar beyazı hüznüne hürmet ettim. “Burası senin mülkün değil,” dedi içimdeki ses, “sadece bir durak. Valizini asla tam olarak boşaltma.”
Zaman, koridorda yürüyen ağır adımlı bir bekçi gibiydi. Her geçen yıl, kontratın sonuna yaklaştığımı hatırlatan birer çentik atıyordu ruhuma. Bedenim, dökülen sıvaları ve gıcırdayan kapılarıyla beni nazikçe uyarıyordu: “Gitme vakti yaklaşıyor, ey yolcu. Işıkları söndürmeye hazır mısın?”
Öykünün asıl sırrı, o yağmurlu ikindi vaktinde çözüldü. Toprağa yalınayak bastığımda, yerin altındaki köklerin nabzını duydum. O an anladım ki; asıl misafir ruhum değil, bu bedendi. Toprak, kendi parçasını bir süreliğine bana, ruhuma “ikram” etmişti. Ben ruhumu bedende misafir sanırken, meğer yeryüzü ruhumu ağırlamak için bu bedeni bir sofra gibi sermişti önüme.
Vakit tamamlandığında, sahne bir tiyatro dekorunun toplanması kadar sessiz olacaktı. Ceketimi vestiyere asar gibi bırakacaktım bu kemikleri. Kapıyı usulca çekecek, arkamda bıraktığım bu etten evin ışıklarını sönmeye terk edecektim.
Hiçbir şeyi yanımda götürmeyecektim ne bu tenin sıcaklığını ne de bu gözlerin gördüğü renkleri. Çünkü gerçek bir misafir, giderken sadece teşekkürü bırakırdı masanın üzerine.
Evin içinde yürüdüm; diz kapaklarımdaki o hafif gıcırtı, kapı menteşelerinin yağlanma vaktinin geldiğini haber veren bir fısıltı gibi yankılandı zihnimde.
”Burası senin değil,” dedi ayna, buğulu sesiyle. “Sen buranın ne efendisisin ne de kölesi. Sen, bavulunu hiç açmamış, her an gitmeye hazır bir gezginsin. Sadece bu akşamlık bu yatakta uyumana izin verildi.”
O an anladım ki, acı çekmek aslında evin dökülen sıvalarına üzülmekten farksızdı. Ruhum, bu geçici meskenin içinde ne kadar narin durursa, misafirlik o kadar asil olacaktı. Aynadaki yabancıya gülümsedim; o da bana gülümsedi. Ama o gülüş bana ait değildi, o gülüş bedenin ruhuma yaptığı son bir jest, bir uğurlama hazırlığıydı.
Elimi aynadan çektim. Parmak izim camda belli belirsiz bir iz bıraktı ve saniyeler içinde silinip gitti. Tıpkı bu bedenin, yeryüzünün uçsuz bucaksız tarihinde bırakacağı o küçücük, uçucu iz gibi.
Vakit, o kaçınılmaz akşamüstü serinliğine büründüğünde ruhum, bu etten binanın koridorlarında son bir kez gezindi. Hafızamın duvarlarına asılı resimlere baktım; her biri bu misafirlikte çekilmiş soluk birer fotoğraftı. Artık pencereleri kapatma vakti gelmişti. Göz kapaklarımı, bu yeryüzü manzarasını son kez selamlayarak ağır ağır indirdim. Bu, bir son değil; kiralık bir mülkün temiz ve dürüstçe iade edilişiydi.
Ceketimi vestiyere asar gibi bıraktım kemiklerimi. Omuzlarımdaki o dünya ağırlığı, omurgamın o bükülmez sandığım sertliği bir anda pamuk ipliği gibi çözüldü. Artık bu bedenin sınırlarına, bu tenin dar gelen kalıbına ihtiyacım yoktu. Bir misafir, evden ayrılırken ne götürürse onu aldım yanıma: Sadece yaşanmışlığın o uçucu kokusunu.
Eşiğe geldiğimde duraksadım. Arkama dönüp baktığımda, o “ben” dediğim yapıyı gördüm; yatağın üzerinde öylece duran, artık nefes almayan bir kabuk. Toprak, kendi parçasını geri almak için sabırsızlanıyordu. O an anladım ki, yeryüzü ne kadar cömert bir ev sahibiymiş; bana ruhumu dinlendirmem için bir parça çamurdan, muazzam bir saray inşa etmişti.
Elimdeki görünmez anahtarı sessizce masanın üzerine bıraktım. Hiçbir borcum kalmamıştı; ne bu sızlayan eklemlere ne de bu yorgun kalbe. Kapıyı ardımdan çekip çıktığımda, rüzgarın içinden süzülen bir fısıltı gibi özgürdüm.
Artık ne ismim vardı ne de sıfatlarım. Aynadaki o yabancı, aynada kalmıştı. Ben ise kapının dışındaki o sonsuz bahçeye adım atmıştım. Geride bıraktığım evin ışıkları birer birer sönerken, yeryüzü misafir defterine son notumu düştüm:
”Her şey için teşekkürler. Evin biraz eskimişti ama manzarası harikaydı.”
Sonsuzluğun o serin ve sınırsız boşluğuna karışırken, artık ne bir kiracıydım ne de bir yolcu. Ben sadece, asıl evine dönen o kadim ışığın ta kendisiydim.





