“Ay yürüyüşü, Jackson’ın dünyadaki tüm karmaşayı, dağınıklığı ve öngörülebilirliği arkasında bırakıp, adeta bir hava yastığının üzerinde sessizce ve kusursuzca geriye çekilme sanatıdır.”

Dünya, gürültünün ve öngörülebilirliğin kıskacında kendi eksenini aşındırırken, ruh bazen sadece sahneden değil, zamanın kendisinden de geri çekilmek ister. Adım atmak, doğası gereği ileriye, karmaşanın kalbine, bilinenin tekinsiz kucağına doğru bir hamledir. Oysa gümüş bir ışığın altında, yerçekiminin tüm ağırlığını reddederek geriye doğru kaymak, dünyaya verilmiş en zarif, en kafa tutan cevaptır.
Michael’ın o büyülü gecede, adeta bir hava yastığının üzerinde kusursuzca süzülerek başlattığı o yürüyüş, bir danstan çok daha fazlasıydı. O, insanın kendi inşa ettiği kaostan pürüzsüzce sıyrılabilme sanatının görsel bir manifestosuydu. Herkes onun ileriye doğru adım attığını sanırken, o gövdesini ve ruhunu gecenin sessiz şahitliğine doğru geriye çekiyordu. Bu, görünürde dünyayla bağını koparmadan, aslında onun tüm bağlayıcı yasalarını iptal etmekti.
İleriye doğru atılan her adım, toplumsal beklentilerin, çizilmiş sınırların ve zamanın doğrusal akışının bir dayatmasıdır. Bize hep ileri gitmemiz söylenir; oysa ileri gitmek, çoğu zaman gürültünün tam ortasına bodoslama dalmaktır. Ay yürüyüşü ise bu doğrusal akışı kırar. Zamanı geriye doğru büker. Ay yüzeyindeki bir astronotun o hafif, dünyevi yüklerden arınmış adımları gibi, şimdiki zamanın ağırlığını unutturur. Göz alıcı spot ışıklarının altında sergilenen bu illüzyon, aslında ruhun kendi derinliğine, o gizli ormanına ve el değmemiş “ikinci dikkatine” doğru attığı sessiz bir geri çekilme çığlığıdır.
Çünkü insan, ancak geriye doğru kayabildiğinde dünyadaki o çiğ, öngörülebilir karmaşayı arkasında bırakabilir. Ay, gökyüzünde nasıl sessizce kendi gümüş yolunu adımlıyor ve denizleri peşinden sürüklüyorsa, bu yürüyüş de zihnin sularını dalgalandırır. Ayakların altından kayıp giden zemin değil, dünyanın ta kendisidir. Beden ileriye bakar, gözler dünyadadır ama ruh, gümüş çorapların bıraktığı o hayali izde, çoktan kendi kutsal vadisine doğru yola çıkmıştır.
Bu bir kaçış değildir; bu, pürüzsüz bir reddediştir. Dünyanın tüm dağınıklığını, gürültülü alkışlarını ve üzerimize çöken gölgelerini arkada bırakıp, adeta görünmez bir rüzgarın üzerinde geriye doğru akmaktır. Ve insan o ritmi bir kez yakaladığında, ayakları yere bassa bile, ruhu hep o yerçekimsiz gümüş koridorda, sessizce yürümeye devam eder.





