Antik Yunan’ın rasyonalist zihniyeti ile modern ruhçuluğun öncü ismi Bedri Ruhselman, yüzyılları aşan görünmez bir köprüde buluşabilir mi?
Aristoteles’in De Anima eserindeki “etkin akıl” kavramı, Ruhselman’ın ontolojik temelleriyle aynı kadim gerçeğe mi işaret ediyor? Biri form ve maddeyi, diğeri ruh ve kainatı anlatsa da her ikisi de insanın varoluş mekanizmasını çözmek için aynı anahtarı kullanıyor. Bu şaşırtıcı benzerliklerin izini sürmeden önce, tarihin farklı uçlarında duran bu iki dev isme yakından bakalım.
Aristoteles (MÖ 384-322), Antik Yunan’da yaşamış; mantık, fizik, biyoloji, zooloji, metafizik, etik ve siyaset gibi pek çok alanda eserler vermiş filozoflardandır. Platon’un öğrencisi Büyük İskender’in de hocası olan Aristo’yu, sadece bir filozof olarak tanımlamak yetmez; o aynı zamanda tarihin ilk gerçek bilim insanlarından biridir. İslam filozofları tarafından Muallim-i Evvel (İlk Öğretmen) olarak anılacak kadar tarihte derin bir iz bırakmıştır. Batı düşüncesini kökten değiştiren ve kendisinin ilk felsefe dediği alanı kapsayan eserinin adı ise Metafiziktir. O modern bilimin, mantığın ve rasyonel düşüncenin mimarıdır. Bugün kullandığımız “enerji”, “kategori”, “mantık”, “etik” ve “politika” gibi pek çok terimin modern anlam kazanmasını ona borçluyuz.
Dr. Bedri Ruhselman (1898-1960); Türk hekim, keman virtüözü ve Neo-spiritüalizmin, yani Deneysel Yeni Ruhçuluğun kurucusudur. Batı’daki deneysel ruhçuluk metotlarını Türkiye’ye getiren ve bu alanı sistematik bir disiplin haline getiren en önemli isimdir. Ruhselman, klasik ruhçuluğun, yani Kardec’in modelini daha bilimsel ve rasyonel bir zemine oturtmak amacıyla Neo-spiritüalizm (Yeni Ruhçuluk) ekolünü kurmuştur. Bu öğretiye göre ruh, sürekli bir tekâmül (gelişim) içindedir ve bu gelişim, evrensel yasalar çerçevesinde gerçekleşir. Asıl mesleği hekimlik olan ve hayatının bir dönemini Prag’da müzik eğitimi alarak geçiren Ruhselman, aynı zamanda keman sanatçısıdır. Ruhselman’ın en önemli ve tartışılan mirası, ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı ancak vasiyeti üzerine 54 yıl boyunca mühürlü bir sandıkta bekletilen “İlâhi Nizam ve Kâinat” adlı kitabıdır. Kitap, 2013 yılında kamuoyuna sunulmuştur.
Biri doktor ve neo-spiritüalizmin kurucusu bir diğeri ise mantığın babası ve filozof… Bu iki isim nasıl olur da aynı noktada birleşebilir? Bu kulağa tuhaf gelebilir ama gerçekten de hemen hemen aynı şeyleri anlatmışlar. Sadece aralarında yüzyıllar var o kadar… İşin ilginç tarafı ise anlattıklarını İslam filozoflarının söylemlerinde hatta Mevlânâ da bile görebilmemiz… Şimdi bu ortak noktalara birlikte bakalım.
1)Entelekhia’dan Ruhsal İdareci Planlara
Bir sosyolog ve felsefe öğrencisi olarak Aristoteles hakkında çalışırken Ruhselman ile hemen hemen aynı şeylerden bahsettiklerini fark ettiğimde, araştırma yapmaya karar verdim. Ve gerçekten de bulduklarım beni şaşırttı. Aristo’nun De Anima (Ruh Üzerine) eserindeki ruh hiyerarşisi, “form-madde” ilişkisi ve “etkin akıl” kavramları, Ruhselman’ın aktardıklarının ontolojik temelleriyle şaşırtıcı benzerlikler taşıdığını fark ettim.
Aristoteles’e göre ruh, bedenin entelekhiasıdır; yani bedenin potansiyelini gerçekleştiren bir “tamamlanmışlık” halidir. Beden, ruh sayesinde bir “organ” bir “araç” haline gelmekte. Dr Bedri Ruhselman’ın neo-spiritüalizminde ise ruh, maddeyi kendi tekâmülü için bir araç olarak kullanmakta. Aristo’nun “formun maddeye hükmetmesi” ilkesini düşündüğümüzde, Ruhselman’ın “Tesirler Mekanizması” kavramı ile eşleştiğini görebiliyoruz. Her ikisinde de daha üst bir tesir olan ruh/form, altta olanı yani beden/madde kendi amacı doğrultusunda yönetiyor. Bunun daha kolay anlaşılması için şöyle bir örnek verebilirim: Bir meşe palamudu yani madde, içinde bir meşe ağacı olma potansiyelini yani formunu (entelekhia) taşır. Palamudun içindeki “ruh”, maddeye hükmederek, onun topraktan su ve mineral almasını, dallanmasını ve yaprak açmasını sağlar. Burada form (meşe ağacı olma ideası), maddeyi kendi amacına doğru zorlar. Madde, formun emrindeki bir araçtır. Ruhselman’ın Tesirler Mekanizması’nda bu süreç “Asli Tesirler” ile açıklanır. Bir bitkinin büyümesi tesadüfi değildir; ruhsal plandan gelen “formatör”(şekillendirici) tesirler, bitkinin atomların ve moleküllerin belirli bir organizasyon içinde tutar. Aristoteles’in “formu”, Ruhselman’da maddeyi organize eden “yukarıdan gelen tesir”dir.
2)Etkin Akıl ve Ölümsüzlük
Aristoteles aklı (nous); bedenden bağımsız, tanrısal ve ölümsüz olarak tanımlar. Bireysel ruh ölse de “Etkin Akıl” evrenseldir. Bu noktada, Bedri Ruhselman’ın “Yeni Ruhçuluk” (Neo-spiritüalizm) öğretisini üzerine inşa ettiği ve bazı noktalarda eleştirerek geliştirdiği “Klasik Ruhçuluk” ekolünün babası sayılan Allan Kardec (1804–1869) ile de bağ kurabiliyoruz. Kardec’in klasik spiritüalizminde ruh, bedenden ayrıldıktan sonra kendi bireyselliğini koruyan bir tözdür. Aristoteles’in “Etkin Akıl”ı ile Kardec’in “enkarnasyon öncesi ve sonrası var olan ruh” kavramı, “tözsel ölümsüzlük” noktasında birleşir.
Peki, bu Ruhselman’da ne olur?
Ruhselman’da “ruh”, madde evreninin tamamen dışındadır. Aristoteles’in aklı “bedenden bağımsız” tutması Ruhselman’ın “Ruh-Madde Düalizmi” görüşüne çok güçlü bir felsefi zemin hazırlar. Buna bir örnek vermek için Güneş ve Ayna metaforunu kullanalım. Aristo’da bireysel ruh (belleğimiz, duygularımız, kişiliğimiz) bedenle birlikte yok olabilir ancak “Etkin Akıl” tıpkı güneş ışığı gibi ebedidir. İnsan öldüğünde o ışığı yansıtan “ayna” (beden ve alt ruh yetileri) kırılır fakat ışığın kaynağı (Etkin Akıl) var olmaya devam eder. O, bedene “dışarıdan” gelmiştir ve tanrısaldır. Işığın o aynadaki yansıması, yani Ahmet ve Ayşe karakteri, ölümden sonra da o aynada kalmaya devam eder. Yani bireysellik korunur. Ruhselman’da ise durum Aristo’ya daha yakındır: Ruh, madde evreninin (aynalar dünyasının) tamamen dışındaki güneştir. Bizim kişiliğimiz oluşturan şey ise sadece o güneşten gelen ve maddeyi organize eden bir tesirdir.
3) Tabula Rasa ve Tekâmül Zorunluluğu
Aristoteles, aklın dünyada işlem yapabilmesi için üzerine yazı yazılabilecek boş bir levhaya (tabula rasa) ihtiyaç duyduğunu söyler. Bu durum, spiritüalizmdeki “deneyimleme” ihtiyacıdır. Ruh, potansiyelini (bilkuvve) ancak madde dünyasında eyleme (bilfiil) dökerek gerçekleştirebilir. Aristo için bilgi, potansiyelden aktüele geçiştir. Kardec ve Ruhselman için ise tekâmül, ruhun madde içindeki cehaletinden kurtulup, ilâhi bilgiye ve liyakate ulaşmasıdır. Her iki sistemde de eylem ve deneyim, varlığın yükselmesi için şarttır.
“Beden bir hapishane değil; aklın veya ruhun potansiyelini kinetik bir güce dönüştürdüğü bir laboratuvardır.”
Aristoteles’in bitkisel, hayvansal akıl ve ruh ayrımı, modern spiritüalizmin tekâmülsel şemasına ilk rasyonel taslağını sunar. Aristo’ya göre yaşam en altta sadece beslenen ve üreyen “bitkisel ruh” ile başlar. Üst basamakta bu yetilere “duyumsama ve hareket” eklenerek, “hayvansal ruh” oluşur. En üstte ise tüm bunları kapsayan ama “akıl”(nous) ile taçlanan “insan ruhu” vardır. Kardec ve Ruhselman için ruh, bu hiyerarşiyi tırmanan bir yolcudur. Ruh, önce mineral ve bitki krallıklarını maddeyi organize etmeyi öğrenir sonra hayvan krallığında içgüdü ve duygu kazanır; en nihayetinde insan aşamasında ise “özgür irade” ve “akıl” sahibi olur. İşte tam da bu noktada Mevlânâ’nın, “Taş olarak ölmüştüm, bitki oldum. Bitki olarak öldüm ve hayvan oldum. Hayvan olarak öldüm, o zaman insan oldum. Öyleyse ölümden korkmak niye?” cümleleri eklemeden geçmemek gerekir. Zira Mevlânâ bu dizelerinde Ruhselman ve Aristoteles gibi tekâmülsel şemayı anlatmaktadır.
Özet olarak Aristo’nun daha statik görünen bu hiyerarşisi, spiritüalizmde dinamik bir sürece yani tekâmüle dönüşür. Aristo’nun “alt basamağın üst basamak içinde saklı olması” ilkesi, spiritüalizmdeki “kazanılan deneyimlerin ruhsal hafızada saklanması” fikrinin felsefi atasıdır.
“Kâinatta her şey, yüksek bir amaca (gayeye) doğru durup dinlenmeden akan bir tekâmül cereyanı içindedir. Bu akış, cevherlerin asli kaynağa olan ihtiyacından ve o kaynağın nizamına uyma zorunluluğundan doğar.” Bedri Ruhselman
“O, sevilen bir şeyin seveni harekete geçirmesi gibi hareket ettirir; hareket eden diğer şeyler aracılığıyla da geri kalan her şeyi hareket ettirir.” Aristoteles
Aristoteles’e göre Tanrı, evreni madden değil; bir ereksel neden (mıknatısın demiri çekmesi gibi) olarak hareket ettirir. Tanrı “saf akıl”dır ve evrene form verir. “Tanrısal Akıl” hareket etmeyen hareket ettiricidir. Evrendeki her şey O’na benzemeye, O’nun mükemmel formuna ulaşmaya çalışır. Ruhselman, Asli Prensip’ten (Tanrısal Kat) gelen ve madde evrenini sürekli olarak daha karmaşık ve daha akıllı formalarla doğru iten bir asli tesirden bahseder. Şaşırtıcı olan şudur ki; bu kavram İslam tasavvufunda ve kelâmında “Tecelli” ve “Aşk” kavramlarıyla oldukça benzerdir. Özelikle Mevlânâ ve İbn Arabî gibi isimler Aristo’nun rasyonel formülünü, kalbî bir derinlikle yeniden yorumlamışlardır. Aristo, Tanrı’yı mıknatısın demiri çekmesi gibi hareket ettirici olarak tanımlaması aslında Mevlânâ’nın tüm eserlerinin de ana fikridir. Mevlânâ’ya göre evrendeki her zerrenin -ki bu atomdur- hareketi O’na, Allah’a olan aşkındandır. Aristo, “ereksel neden” der buna; Mevlânâ ise Küllî Aşk.
Ruhselman’ın Asli Tesir kavramı, İbn Arabî’nin Feyz-i Mukaddes (Kutsal Taşma/Akış) kavramıyla neredeyse birebir örtüşür. İbn Arabî’ye göre Tanrı, evreni sürekli bir yaratılış (tecelliyat) ile ayakta tutar. Bu tecelliler (tesirler), yukarıdan aşağıda doğru her varlık mertebesine (mineralden-insana) farklı yoğunlukta iner. İbn Arabî de tıpkı Aristo gibi her varlığın kendi istidadı (potansiyeli) ölçüsünde bu ilâhi formu aldığını savunur. Bu, Ruhselman’ın “madde liyakat kazandıkça daha yüksek tesir alır” fikrinin 13. yüzyıldaki izdüşümüdür aslında.
Aristoteles’in “Ereksel Neden”i, Mevlânâ’da evreni döndüren “Aşk”a, İbn Arabî’de maddeyi sürekli var eden “Tecelli”ye ve Ruhselman’da evrimi zorlayan “Asli Tesir”e dönüşmüştür. İsimler değişse de mekanizma aynıdır: Aşağıda olan (madde), yukarıda olanın (akıl/ruh) cazibesine kapılarak mükemmelliğe doğru tırmanmaktadır. Evrenin makrokozmos (büyük alem/yıldızlar) ile mikrokozmos (küçük alem/insan) arasında bir ayna görevi gördüğünü belirten kadim Hermetik bir ilke de “Yukarıda ne varsa aşağıda da o vardır.” (As above, so below) der. Bu öğretinin Aristo’dan bile önceye tarihlendiğini söylersem herhalde şaşırmazsınız artık…
Eğer atomdan galaksiye kadar her şey bu Asli Tesir ile ve mıknatısa kapılmış bir aşkla dönüyorsa insanın durup dinlenmesi imkânsız gözükmektedir. Bizler bu dikey tırmanışın en kritik eşiğinde, maddeden manaya köprü kurmak için uyanmamız gereken ebedi yolcularız. O hâlde fark etmeliyiz ki bedenimizin ölümü bir son değil; ruhun kendi tanrısal potansiyelini inşa ettiği bir aşamadır. Bizler evrende rastgele savrulan toz zerreleri değil; kendi tekâmülümüzün sorumluluğunu omuzlarında taşıyan, maddeyi ışığa dönüştürmekle görevli etkin akıllarız. Evrenin en küçük zerresi bile bir amaca doğru durmaksızın koşarken, insanın kendi varlığını bir tesadüfe, sadece ete-kemiğe, ya da amaçsızlığa hapsetmesi sanırım en büyük uykudur.
Instagram : Nora Gülüm Erdinç







Yazını okurken şunu hissettim: Sanki farklı yüzyıllarda konuşmuş iki zihin değil, aynı hakikatin etrafında dolaşan iki ayrı dil vardı karşımda.
Aristoteles ile Bedri Ruhselman’ı yan yana getirmek cesaret ister. Ama sen bunu kavramları zorlayarak değil, mekanizmayı hissederek yapmışsın. Bu yüzden metin bir “benzerlik kurma” çabasından çıkıp, daha derinde akan bir ortaklığı görünür kılıyor. En çok hoşuma giden şey şu oldu: Form, asli tesir, tecelli, aşk… Kelimeler değişiyor ama işaret ettikleri yer değişmiyor. Ve sen bunu okura dayatmıyorsun; sezdiriyorsun.
Yazının sonuna doğru bir kırılma var… Orada artık anlatmıyorsun, inanıyorsun. Bence metnin en güçlü tarafı da tam olarak o eşik. Okur da o noktada ister istemez kendi içine dönüyor. “Beden bir hapishane değil; aklın veya ruhun potansiyelini kinetik bir güce dönüştürdüğü bir laboratuvardır.” Bu cümle tek başına bile metnin omurgasını taşıyor. Özetle Gülüm, yazın bilgi vermiyor, çok şeyi hatırlatıyor. Ben okurken şunu hissettim: “Bunu biliyordum… ama unutmuştum.” Kalemine sağlık.