Gelişme için çatışma şart

Geçmiş dönemlerin bana göre “dehalarından” birinin sözüdür bu; “Gelişme için çatışma şart…” Bu cümlenin arkasından binlerce soru gelebilir… Çatışmalar incitici olabilir, yaralayıcı ve acıtıcı olabilir, ama bunlar “çatışma olmadan uzlaşı” olmayacağı gerçeğini yok sayamaz… Eğer toplum olarak ilerlemek istiyorsak, dünya insanları arasında bir yer bulmak istiyorsak, zıtların ve “zıtlıkların” karşılaşmaktan korkmaması gerekir. Korkmak yerine cesurca hatta kahramanca çatışmak, mücadele etmek daha anlamlı değil mi? Zaten doğanın ve evrenin düzeni de böyle; düşünsenize “yer çekimi” gerçeğini, evrenin içindeki her şey bu yer çekimi düzeni ile çatışma içinde…

Atalarımızdan kalan şu cümle dikkatinizi çekmiştir elbette: “Dikensiz gül bahçesi olmaz…” İyi ve kötülerin egemenlik savaşı gibi bir şey; “güller ve dikenler…” Birinin dünyada var olabilmek için ötekini yok etme çabası… Ancak şu da ayrı bir gerçek; günümüz doğanın içindeki varlık ve yaşam mücadelesini kazanmışların egemenlik savaşlarının olduğu zaman… Birbirlerinin alanına, atmosferine girme ve “güç” iktidar alanlarını genişletme çabası… Dikensiz gül bahçesi olmaz, diyerek de bir nevi çatışmaya, çatışmalara çanak tutma eylemine giriyoruz. Açıkçası güller ve dikenleri çatışır gibi gösterip, gülün ve dikenin uzlaşmasından yeni ve daha güçlü akılcı ve yaratıcı güllerin doğmasını engellemeye çalışıyoruz…

Doğa iyilik ve güzelliklerle yüklüdür, aslında “zıtlık” buradadır. İnsanoğlu doğa ile çatışmaya girip şartları lehine değiştirme gayretine girmiştir. Çatışmayı “doğa” kazandığı her dönem de “uygarlık” medeniyet ve insanlık kazanmış, ancak ne zaman “insan” kazanmaya başlamışsa o andan itibaren felaketlerin acıların yaşanmasına engel olunamamıştır… Düşünsenize insanoğlu tüm dünya tarihi boyunca hep uçmayı hayal etmiş, buna karşın doğa özellikle yer çekimi kanunu ve insanın vücut yapısı ile buna izin vermemiştir… Oldum olası kendi kendime sordum, buna değer mi diye? Verdiğim cevap hiç değişmedi; değmez! İnsanların mücadelesi hırs, çıkar, pastadan daha fazla pay kapmadır ki, çağlar boyu bunların “aşırı dozda” yaşanılırlığı başa bela olmuştur…

 

Dünyanın sayılı bilim adamları, sentezler ve karşı sentezler üreterek konuya ilişkin felsefi bir yaklaşım geliştirip açıklama gereğini duyarlarken bizim halkımız kendi teşhisini koyuvermiştir: “Dikensiz gül bahçesi olmaz…” Dikenler sürgün verdiklerinde ne yaparlarsa yapsınlar; yaprakların oluşmasına, güllerin oluşmasına, güneşle buluşmasına ve beslenmesine asla engel olamamaktadır… Güller ve yaprakları yenilendikçe “güneş ve suyla” buluşmakta, bunun için de “köklerini” salarak dikenle mücadele etmektedir… Bendeniz oldum olası “dikenler” her ne kadar acı verse, yaralasa, incitse de, “güllerin” bir gün kazanacağına ve dikenlerin kaybedeceğine inanırım…

Aslında bu konunun özünde yatan “çatışma ve uzlaşma ruhudur” ve bu ruhun “ideallere” doğru ulaşma biçimidir. Bence günümüz siyaset adamlarının bu biçimi gözden geçirmelerinde yarar var diye düşünüyorum; “Gelişme çağdaşlaşma hatta rahat huzur ve refah için çatışma ve uzlaşma şarttır…” “Dikensiz gül bahçesi olmaz…” Şimdiye kadar hiç dikkatimi çekmemişti bu deyiş. Basit anlamlar yüklü diye düşünmüştüm. Oysa derin bir felsefe var arkasında… Aslına bakarsanız atasözlerinin arkasında, derin anlamlar ve yaşanmışlıklar barınır.

Tıpkı burada olduğu gibi iddialı metodolojik çabalarla devasa kuramlara dönüşen çoğu yaklaşımı bazen halkın dilinde biçimlenen küçücük bir tümcecikle derin ve manalı anlamlara dönüşür. Güller ve dikenlerin çatışması gibi “dikensiz gül bahçesi olmaz.” Müthiş ötesi ama şaşırtıcı değil mi? Zaten “felsefe” de bunun için var, şaşırtıcı ve inandırıcı tüm gerçekler…

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir