Bir çiçek, açmak için seyirci beklemez.
Bir tohum yerin altında kabuğunu kırarken, filiz vermek için belki hayal kurar, ama yukarıda onu kimler bekliyor diye düşünmez.
Güneş her gün akşam batacağının çetelesini tutmadan doğar.

Bir serçe minik kanatları ile uçarken şahini gördüğünde “neden ben miniğim, onun kanatları devasa” demez.
Doğada her şey olması gerektiği gibi ve aslı ile kendini inkar etmeden, kendini yok saymadan, tamamen muhteşem bir nizam, teslimiyet ve tevekkül ile hareket eder.
Kendini bilerek. Kendi için var olur, var eder ve diğer oluşumlar için kendi ham varlığı ile ortam hazırlar.
Biliyorum dünyanın karmaşası, savaş alanı gibi olan bu acımasız meydanlarda , aslımız ile ayakta kalmak neredeyse ütopik bir hadise. Hatta distopik denecek acı bir deformasyon.
Her şeye yetişme kaygısı ve sürekli bizlerden bitmez tükenmez çeşitte ve hiçbir zaman yetişilmeyecek ölçüdeki talepler çok acımasız. Üstelik gelişim, dönüşüm, yenilik kisvesi altında özümüzün unutturulmaya çalışıldığı – biraz pesimist bir yaklaşım gibi görünse de acı bir gerçek ki; Deccal’in ortalıklarda sinsi sinsi gezdiği bir oyun platformundayız. Hatta kick boks platformunda, zıp zıp ayağımızın yere basmadığı bir yerden farksız oldu yaşam alanlarımız.
Yoksa siz ayağınız yere basıyor mu sanıyorsunuz?
Bunu gerçekte, samimi bir şekilde sorun kendinize.
Eğer cevap evet ise, ya azınlık olan saf yüksek farkındalıkta olan yaşlı ruhlardansınız,
Ya da kendinizi öyle sanıp kandırılıyor kendinizi kandıranlardansınız.
Çünkü ayağı yere basan, ancak gerçek benliği ile temasta, yüksek benliği ile aynı fazda, aynı merkezde olanlardır. Yaşadığı tüm iniş çıkış, fakirlik zenginlik, acı keder, yüksek mutluluklar, derin aşklar, talihsiz terk edilişler, itilip kakılmalar, hor görünüp yok sayılanlar, büyük yalnızlık hatta kalabalıklar içinde bile yaşadığı derin yalnızlıklar içinde ve daha çok çeşit dünya okulu dersleri içinde olan ve tüm bunlara rağmen varoluşunu bir oya gibi işleyip davasından, doğrudan şaşmadan, terazisini şaştırmamak için parçalarından olan özde ruhların yaptığı zor bir direniştir.
O ruhların ayağı bile ancak yere ucundan basabilir ve varlığı, var oluşunu, var oluşu ve Var edeni ancak o zaman bilir.
Kendini bilen Rabbini, Rabbini bilen yaşamayı bilir.
Hangimiz kendimizi bulma yoluna tam girmişken, hatta girme Arifesindeyken Bayramımızdan men edilmedik ya da bile isteye Bayramlardan kendi rızamız ile kaçmadık.
Bayramlarımız her kendimizi bulup var ettiğimiz, aynaya baktığımızda maskelerimiz ile değil hakiki parçalarımız ile selamlaştığımız anlarda gizli cevher niteliğinde hallerdir oysaki.
Bayramlarımız eksiklerimizi tamlamak için makyajlandığımız değil, önce ne olduğumuzun kabul fazında olup var olanla nasıl güzelleşebiliriz di oysaki.
Fazlalıklarımızdan sıyrıldığımız anlarda saklıydı. Kabul görmek için olmadığımız hallere girip başaklarına özendiğimiz değil,
Sürekli bir kendini başaklarına ispat ile kaybedilen zamanlar değil,
Hırs ve egonun pençesinde oradan oraya savrulurken birileri bizi daha çok beğensin diye, daha güzel ve faydalı bir insan olurum değil de daha nasıl zengin olursam, kalbur üstü tutulur, yanar dönerli paketlerde göz alıcı olursam diye kendini unuttuğun anlarda değildi oysaki.
Evine döndüğünde tüm gün taşıdığın o sahte yabancı rolü, üstlendiğin imajı fırlattığın zamanlar hiç değil.
Olgunlaştıkça, derinleştikçe güzelleştiğin sadeleştiğin anlarda.
Mütevaziliği, duruluğu, sadeliği zayıflık, eziklik, başarısızlık olarak görmediğiniz anlarda,
Sürekli güzel olmak için, sürekli “en” olmak için, sürekli aranan, sevilen, istenilen olmak için çırpındığınız zamanlar değil.
Kendiniz için temiz ve güzel olmak istediğiniz, sessizliği ve hayatta görünmezliğin hafifliğini seçtiğiniz, konuşulan değil merak edilen değil, zaten bilinen ve değerli olan, gönül gözü ile görenleriniz, sevenleriniz olursa her şekilde onların yüreklerinde ve hayatlarında olduğunuzu size hissettiriyor olacakları anlarınızda gizli. Birilerinde var olmak için, onlara sadece insan üstü desteklerde bulunduğunuzda, değil köşenize çekildiğinizde, yokluğunuzda da aranıyor ve özleniyorsanız zaten değerlisiniz.
Ama değeriniz birilerinin terazisinden değil sizin terazinizden geçtiğinde ve sizin için bir anlam değerinde olduğunda bilin ki o zaman kıymetlisiniz.
Kendiniz için ve kapladığınız alanınız için değerlisiniz.
Çünkü hayatın karmaşası ve illüzyonunun içinde gerçek ve sade olmak çok kişiye buranın geçilebilir bir yolculuk olduğunu ve bu yolda koşmadan da yürüyerek ve sağı solu izleyerek çok güzel manzaralar ile ruhumuzdaki renkler ile taşınabilirliğimizi gösterir.
Zira bu yolculuk varılması gereken bir yerden çok, edinilmesi gereken bir dünya düzlemi rütbesi için değil bulunması gereken bir ruh ve anlaşılması gereken bir yaratım hikayesinin yolculuğudur.
Kim olduğunuzu bulmak için çıktığımız bir yolculuk.






Sevgili Bigecan,
Yazını okurken en çok doğaya yaptığın göndermelerde durdum. Gerçekten de bir çiçek açarken kendini başka bir çiçekle kıyaslamıyor; bir serçe de şahinin kanatlarına bakıp kendi uçuşundan vazgeçmiyor. Sanırım bu, insanın unuttuğu en temel hakikatlerden biri. Modern hayat bize sürekli daha görünür, daha başarılı, daha güçlü olmamız gerektiğini fısıldıyor. Sen ise tam tersini hatırlatıyorsun: İnsanın gerçek değeri, başkalarının ona biçtiği ölçüde değil, kendi özüyle kurduğu bağda saklı. “Kapladığınız alan için değerlisiniz.” cümlesi bence yazının en güçlü tarafı. Çünkü var olmayı bir yarışın sonucuna değil, yaratılışın kendisine bağlıyor. İnsanın sırf olduğu hâliyle de bir anlam taşıdığını, hayatın bütününe bir katkı sunduğunu incelikle ifade ediyor.
Yazın, hızın ve gürültünün içinde biraz yavaşlamaya, kendimize dönüp şu soruyu sormaya davet ediyor: “Ben gerçekten kendim olarak mı yaşıyorum, yoksa başkalarının beklentilerini mi taşıyorum?” Bu güzel tefekkür yolculuğu için teşekkür ederim. Kalemine ve yüreğine sağlık.