17 Nisan, 2026

Savaşçılık çok okka haysiyet ister

Keşke kadınlar gerçekten dayanışabilse

Aklın yolu birdir derler ya; bir kadına kötü davranmış, aldatmış, onu maddi manevi sömürmüş, parasını gasp etmiş bir erkeğe karşı kadınların doğal olarak birbirine omuz vereceği düşünülebilir. Elbette böyle düşünmek, daha bilinçli ve dayanışmacı bir yerden bakan bir akıl ve insanlık gerektirir. Fakat hayatın içine mercek tuttuğumuzda bu işlerin öyle her zaman bu düzlemde işlemediğini görürüz.  Hatta kimi zaman tam tersi bir akış vardır: Başka bir kadına kötü davranmış bir erkek, bazı kadınlar için daha çekici hale gelir. Tuhaf değil mi? Hatta rahatsız edici bir durum. Ne yazık ki hicran!

Savaşçılık çok okka haysiyet ister

Bu çekimin merkezinde çoğu zaman sevginin esamesi okunamaz; bu ilgi sadece ve sadece kendini kanıtlama arzusundan ibarettir. “Ona yaptı ama bana yapmaz” düşüncesi, aslında bir tür “ayrıcalık” hayalidir. Ve bu konumdaki erkek de bir insan olmaktan çok, çözülmesi gereken bir sınav kağıdına dönüşür. Erkeğin değişmesi ya da iyi davranması, karşı taraf için bir sevgi göstergesi değil, kendi değerinin kanıtı haline gelir. Hele bir önceki hırpaladığı kadın, belli bir düzeye ulaşmış, parlamış, mevki sahibi, sosyal açıdan değerli, güzel, göz alıcı bir konumdaysa işler iyice kızışabilir. İşin içine rekabet de girer. Açıkça dile getirilmese bile, bazı ilişkilerin arka planında “onun elde edemediğini ben ettim” duygusu çalışır. Bu durumda erkek bir özne olmaktan çıkar, bir ödüle dönüşür. Ve insanlar, ne yazık ki, pohpohlandıklarında, ödül kazandıklarını düşündüklerinde, onun sağlıklı olup olmadığını sorgulamayı düşünmezler ki bu da zaten personası bozuk erkek açısından kaçırılmaz bir nimettir. Kaç metre bulunmaz Hint kumaşı istersiniz?

Bu noktada ilişki, iki insanın buluşması olmaktan çıkar. Kadın, kendini diğerine ispat etmeye çalışırken, erkeğin heybesindeki yeni bir avdan ibaret olduğu bir tiyatro sahne dekoruna dönüşür.

Buna çoğu zaman bir de hasta bakıcı, hemşire rolüyle özdeşleşen, “iyileştirme” çabası ya da isteği katılır. Yaralı olanı onarma arzusu ile manipülatif sevgi birbirine karışır. “Onu ben düzelteceğim” düşüncesi, ilk başta güçlü ve anlamlı gelir. Oysa bu, insanın kendi enerjisini başkasının değişimine bağladığı bir yanılsamadır. Çünkü birinin karakterini dönüştürmek, değiştirmek, tabiri caizse, romantik spiritüellik eşliğinde “kötünün içinden iyilik yaratıklandırma çabası” sevginin doğal bir sonucu değildir. Genellikle de imkansızdır.

Ne yazıktır ki bunların ardında ise çoğu zaman özgüven eksikliği vardır; ama bu eksiklik doğrudan görünmez. Aksine, kendini güçlü bir tercih gibi sunar. “Zor bir erkeği bana iyi davranmaya ikna edebiliyorsam değerliyim” düşüncesi, dışarıdan bakıldığında iddialı bir özgüven gibi durur. Oysa aslında değer duygusunun dışarıdan onayla kurulmaya çalışıldığı bir zemin vardır. Unutulmamalıdır ki; sağlıklı bir ilişkide sevgi, kanıtlanması gereken bir şey değildir. Oysa bu tür erkekler sürekli kanıt beklentisi içindedirler. Aba altında sopaları hazırdır.

Başlangıçta o kadar farklı görünür ki, her şey zihinsel kurguyla örtüşür. Erkek daha ilgili, daha dikkatli, hatta sanki değişmiş gibidir. Bu da “ben farklıyım” hissini güçlendirir. Tabii ki zamanla eski davranışlar geri dönmeye başlar. Değişimin geçici olduğu turnusol kağıdı gibi açığa çıkar.

O da ne? Kumdan kale yıkılıyor mu? Ama çoğu zaman yıkıntı dışarıya değil, içeriye döner. “Ben neyi yanlış yaptım?” sorusu belirir. Erkeğin davranışlarını sorgulamak yerine, kadın kendisini sorgulamaya başlar. Bu da ilişkiyi bitirmek yerine daha da yapıştırır. Çünkü artık sevgi perdesi kalkmıştır; baştaki “özel olma” hikâyesini koruma çabası vardır. Kumdan kale tükürükle yapışmaz.

Artık gelinen noktada birliktelik, bir tür bağımlılığa dönüşebilir. Toksikleşmiş ilişkide, iyi davranış arada bir gelir, ama düzensizdir. Bu düzensizlik, insanı en çok bağlayan şeylerden biridir. Çünkü umut sürekli canlı tutulur. Hormonlar sürekli vals, tango, slowdans, rock’n roll yaparlar. “Belki yine baştaki gibi olur” düşüncesi, gerçeği öyle bir perdeler ki kadın o ilk halin hayalini kovalamaya başlar.

Sonuç genellikle iki şekilde ortaya çıkar. Ya bir noktada artık çok zor da olsa farkındalık kapıdan göz kırpar ve kişi aklını kullanıp bu döngünün dışına çıkar; ya da kendi yalanını sürdürür ama ilişkinin içi boşalır. Saygı azalır, çekim zayıflar ve geriye sadece bir tür sado mazoşist alışkanlık kalır. Başlangıçtaki o “ben farklıyım” hikâyesi ise sessiz bir hayal kırıklığına dönüşür. Yanıldığını idrak etmek çok okka haysiyet gerektirir.

Bütün bunların benzer şekilde yaşanmasının nedeni, insanların kolay kolay değişmemesidir. Empati eksikliği, manipülatif davranışlar ya da sorumluluktan kaçma gibi temel özellikler, bir ilişkiyle ya da aşkla ortadan kalkmaz. Romantik spiritüeller istedikleri kadar tepinsinler; aşk, karakteri ya da kişiliği dönüştüren bir sihir değildir. Dahası, başlangıçta çekici gelen özellikler çoğu zaman sorunların da habercisidir. Mesafe, sonradan ilgisizliğe; güç, kontrol bağımlılığına; bağlanamama ise kalıcı bir kopukluğa dönüşür. Yani aslında masalın sonu, başında saklıdır.

İşte insanlar çoğu zaman başkalarını değil, kendi içlerindeki eksik hikâyeyi tamamlamaya çalışır. Ama o hikâye doğru zeminde yazılmamışsa, ne kadar farklı olduğu düşünülse de, ‘son’ hep benzer bir yere varır.

Bu tür kadınlar, hapishanelerdeki seri katillere sempati duyan kadınlara benzetilebilir. (literatürde buna hybristophilia deniyor) tehlikenin yarattığı yoğunluk, “özel olma” duygusallığı, mesafeli ilişki sayesinde güvenli kalabilme ve bir tür hikâye yazma arzusu. Adrenalin. Libido. Kişi, karşısındaki insanı olduğu gibi değil, zihninde oluşturduğu benzeri olarak sever. Yani ortada gerçek ilişki değil, kontrollü bir fantezi dünyası vardır. Erkek hapiste ya da kadından ayrı bir mekânda yaşadığı sürece bu sahte algı üzerine inşa edilmiş hikâye tüm yıpratıcılığına rağmen sürer. Görüldüğü gibi, kadınların gözünde bile kadın hep suçludur: “O anlayamamış, o sevememiş, o becerememiş, ben becerdim” tarzı bir yanılsama! Çünkü erkeklerin dünyasına göre bakış açısı geliştirmiştir birçok kadın.

Ne dersiniz belki de buna iki narsisin ölümüne dansı adı verilebilir. Allah bu türleri çoğaltmaya görsün.

Boris Vian’ın “Mezarlarınıza Tüküreceğim” adlı romanında kahramanı Lee, ne yazık ki eleştirdiği her şeyi bir kimlik gibi giyinen biri haline dönmüştü. O yüzden belki de söylenmesi ve uygulanması gereken şudur; Mezarlarınıza çiçekler dikeceğim, en azından çürüyüşünüz, güzelliklere gübre olsun.

Feryal Çeviköz

Yazar

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir