Midilli’nin batı ucu Sigri’de rüzgâr, sanki milyonlarca yıldır hiç susmamış gibi uğulduyordu. Defne, güneş gözlüklerini çıkarıp tozlu kirpiklerini kırpıştırdı. Burası, Ege’nin o bildik turkuaz neşesinden uzaktı. Taşlaşmış Fosil Ormanı yerin jeolojik hafızasının, kemik rengi tepelerin ve sessizliğin hüküm sürdüğü bir başka gezegen gibiydi.

Haber peşinde geçen on beş yılın ardından, yorgundu. Hep “son dakika”ların, hızla tükenen manşetlerin, yarına kalmayan sözlerin peşinden koşmuştu. Oysa şimdi, Sigri’deki Midilli Doğal Tarih Müzesi’nin bahçe kapısından birkaç adım ötede duran, acele etmeyen tek şeye bakıyordu: Zamanın kendisine.
Müzenin girişindeki devasa taşlaşmış kütük, bir anıt gibi duruyordu. Bir zamanlar ağaçtı, şimdi ise pembeye çalan, parlak bir mermer sütun gibi görünüyordu. Defne, elindeki not defterini çantasına sıkıştırdı. Müze rehberi içerideki grupla ilgilenirken, o dışarıdaki bu yalnız devin yanına yaklaştı. Tabelada “20 Milyon Yıl Önce” yazıyordu. İnsan ömrünün kavrayamayacağı kadar büyüktü yazan. Milyonlarca yılın tanıklığı…
Elinin içiyle, ağacın taşlaşmış kabuğuna dokundu.
Beklediği şey soğuk, pürüzlü bir kaya yüzeyiydi. Ama parmak uçları taşa değdiği an, tuhaf bir elektrik akımı omurgasından yukarı tırmandı. Başta bir karıncalanma hissetti, ardından boşlukta süzüldüğünü. Derinlerden, çok derinlerden gelen boğuk bir gümbürtü. Gözleri karardı. Midilli’nin yakıcı güneşi söndü, rüzgârın sesi kesildi. Sonra dünya, baş döndürücü bir hızla yeniden kuruldu.
Defne gözlerini açtığında, artık gri kayaların ve kurak çalılıkların arasında değildi.
Nemli, ağır ve ciğerleri dolduran yoğun oksijen genzini yaktı. Gökyüzü o bildik maviydi ama tonu daha koyu, daha vahşiydi. Kuşların sesleri daha çığırtkan, böceklerin vızıltısı daha tehditkârdı. Etrafı, başları bulutlara değen devasa sekoyalar, çamlar ve geniş yapraklı ağaçlarla çevriliydi. Öylesine kalın gövdeli ve uzundular ki… On kişi elele tutuşsa bu gövdeyi ancak sarabilirdi. Az önce dokunduğu o taş kütük, şimdi damarlarında reçine ve suyun gürül gürül aktığı canlı bir devdi.
Burası Ege Denizi’nin ortasındaki bir ada değildi artık. Defne, denizin kokusunu alamıyordu çünkü deniz yoktu. Burası, Asya ile Avrupa’nın henüz birbirinden kopmadığı, Egeis karasının kalbiydi. Yemyeşil, subtropikal bir ormanın, balta girmemiş bir cennetin ortasındaydı.
“Bu imkânsız,” diye fısıldadı ama sesi, ormanın devasa uğultusu içinde kayboldu.
Bir yaprak hışırtısı duydu. Başını çevirdiğinde, bugünkü fillere benzeyen ama dişleri aşağıya doğru kıvrık, devasa bir hayvanın geniş yapraklı eğrelti otlarını çiğneyerek geçtiğini gördü. Hayvan o kadar sakindi ki, zamanın yavaş aktığına dair bir kanıt gibiydi. Defne, gazetecilik refleksleriyle not defterini ve fotoğraf makinasını aradı ama eli boşluğa gitti. Burada kaydedilecek bir “haber” yoktu, burada sadece “varoluş” vardı.
Yürümeye başladı. Toprak yumuşaktı, çürüyen yaprakların ve yeni filizlenen yaşamın kokusu birbirine karışmıştı. 20 milyon yıl sonra, kupkuru ve çorak olan o tepeler, burada tam da zamanın o diliminde yaşam fışkıran ormanlardı. Dünya, değişimin ta kendisiydi. Bugünün kuraklığı, dünün bereketiydi; yarının ne olacağını ise sadece taşlar biliyordu.
Daha önce gördüğü hiçbir yere benzemiyordu bu tarih öncesi orman. Büyülenmiş gibiydi. Bu devasa dünyada kendini boşlukta salınan bir toz zerreciği gibi hissetti. Buraya ait değildi ama aynı zamanda da aitti. Defne de irili ufaklı parçalardan oluşan devasa yapbozun bir parçasıydı.
Aniden, yerin altından gelen titreşimi hissetti. Ufukta, bugünkü Ordymnos Dağı’nın atası olan volkanın tepesinden koyu gri bir duman sütunu yükselmeye başladı. Devasa kuşların çığlıklarına yabanıl hayvanların ayak sesleri karıştı. Korku hissetmedi, sadece tuhaf bir kabulleniş vardı içinde. Bir felaketi değil, bir dönüşümü izliyordu. Volkan büyük bir gümbürtüyle patladığında, gökyüzünü ateş değil, gri bir kül yağmuru kapladı. Bu kül, ölümü değil ölümsüzlüğü getiriyordu.
Ağaçların üzerine yağan o ince silis tozu, ormanı yavaşça boğuyor, oksijenle temasını kesiyordu. Defne, az önce dokunduğu ağacın dibine çöktü. Kül yağmuru o kadar yoğunlaştı ki, güneş kayboldu. Ağaçlar yanmıyordu; oldukları gibi, dik, mağrur ve canlı, sonsuz bir uykuya yatıyorlardı. Hücrelerinin yerini mineraller alacak, ahşap taşa, geçici olan kalıcı olana dönüşecekti.
Defne, zamanın düz bir çizgi olmadığını anladı o an. Zaman, ağacın halkaları gibi iç içe geçmişti. 20 milyon yıl öncesi ile “şimdi”, aynı mekânda, sadece farklı frekanslarda titreşiyordu. Kül tabakası görüşünü tamamen kapattığında, ağacın gövdesine sarıldı. Ağacın nabzı yavaşladı, yavaşladı ve durdu. Yerini o soğuk, ağır sükûnete bıraktı.
“Hanımefendi? İyi misiniz?”
Defne irkilerek elini taş kütükten çekti. Nefes nefeseydi. Alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Müze görevlisi endişeli gözlerle ona bakıyordu.
“İyiyim,” dedi Defne, sesi çatallıydı. “Sadece… başım döndü.”
Etrafına baktı. Çorak tepeler, uzaklardaki mavi deniz, modern müze binası. Her şey yerli yerindeydi. Ama artık Sigri’nin o kurak manzarasına baktığında, sadece sarı otları görmüyordu. O toprağın altında yatan, taşa dönüşmüş o muazzam yeşil hafızayı görüyordu. Çantasından not defterini çıkardı. Kalemini eline aldı. Yazacağı haber ne bir siyasi kriz ne de ekonomik bir dalgalanmaydı.
Sayfanın başına tek bir cümle yazdı:
“Dünya hatırlıyor. Biz unutsak bile, taşlar asla unutmuyor.”
Floransa Gezi Yazısını Okudunuz nu? —> şimdi okuyun













Kalemine yüreğine sağlık Ülkü çok güzeldi tek solukta okudum…
Sevgili Ülkü, gezi yazısı okuyorum hissinden uzak hatta bir gezi yazısından çok daha fazlası var bu satırlarda. İnsanın zamana dokunma arzusunun edebi bir karşılığı gibi. Taşın hafızasını anlatırken, aslında insanın kendi unutuşunu hatırlatıyorsun. Mekânın diliyle zamanı konuşturmuş, bir müze ziyaretini varoluşsal bir eşiğe dönüştürmüşsün. Yazıyı bitirdiğimde sadece Midilli’yi değil, kendi içimdeki jeolojik katmanları da düşünmeye başladım… Sen hep yaz… Arada öykülerini okuma şansı da versen ne güzel olur… Emeğine sağlık….