27 Ağustos, 2026

Yılların değil, yüklerin hikâyesi

İnsan yaşını en çok doğum günlerinde hissedeceğini sanıyor.

Oysa yıllar, pastanın üzerindeki mumlarla konuşmuyor.

Bazen bir akşamüstü, hiç fark ettirmeden omzunuza dokunuyor. Bir tartışmanın ortasında susmayı seçtiğinizde… Bir telefonun çalmamasını dert etmediğinizde… Eskiden günlerce zihninizi meşgul edecek bir sözü birkaç dakika sonra geride bırakabildiğinizde…

İşte o anlarda zaman kendini gösteriyor.

Çocukken büyümek için acele ederiz. Gençken yetişmek için koşarız. Daha iyi bir meslek, daha geniş bir çevre, daha büyük bir ev, daha çok takdir… Hayatın önümüzde durduğunu düşünürüz. Hep biraz daha ileride bizi bekleyen bir mutluluk olduğuna inanırız.

Yılların değil, yüklerin hikâyesi

Bu yüzden sürekli hareket ederiz.

Durursak geride kalacağımızı sanırız.

Sonra hayat, kimsenin anlatmadığı bir ders verir.

Bazı kapılar ne kadar zorlarsanız zorlayın açılmaz.

Bazı insanlar ne kadar iyi niyet gösterirseniz gösterin sizi anlamaz.

Bazı ayrılıklar hiçbir açıklamayla hafiflemez.

Ve bazı soruların cevabı yıllar sonra bile değişmez.

İlk zamanlar buna direniyoruz. Daha çok çabalıyoruz. Daha çok anlatıyoruz. Daha çok yoruluyoruz. Çünkü gücümüzün her şeye yeteceğini düşünüyoruz.

Fakat zaman, insanın elinden önce kuvvetini değil, yanılgılarını alıyor.

Belki de olgunlaşmak dediğimiz şey tam burada başlıyor.

Hayatın bütün yükünü taşımak zorunda olmadığımızı fark ettiğimiz yerde…

Eskiden haklı olmak önemliydi.

Şimdi anlamak daha değerli geliyor.

Eskiden konuşmak çözüm gibi görünürdü.

Şimdi bazen sessizliğin de bir dili olduğunu biliyoruz.

Eskiden kaybetmekten korkardık.

Bugün ise bize ait olmayan hiçbir şeyi tutamayacağımızı kabul ediyoruz.

Bu kabulleniş ilk bakışta eksilmek gibi görünüyor.

Oysa tam tersine…

İnsan, bıraktıkları kadar hafifliyor.

İlginçtir; yıllar bize yeni alışkanlıklardan çok yeni vazgeçişler öğretiyor.

Her davete gitmemeyi…

Her tartışmaya katılmamayı…

Her eleştiriyi cevaplamamayı…

Her kırgınlığı sırtımızda taşımamayı…

Bu vazgeçişler kayıtsızlık değildir.

Tam aksine, ömrün sınırlı olduğunu fark eden bir zihnin yaptığı seçimlerdir.

Çünkü insan bir gün şunu anlıyor:

Hayat, her şeye yetişebilme sanatı değil; gerçekten önemli olana geç kalmamaktır.

Beden de bu yolculuğun sessiz tanığıdır.

Bir zamanlar hiç düşünmeden çıktığımız merdivenlerde şimdi biraz yavaşlıyoruz.

Eskiden fark etmediğimiz yorgunluklar artık kendini hissettiriyor.

Ama beden yalnızca geçen yılları taşımıyor.

Bir çocuğu kucağımıza aldığımız günü de taşıyor.

Bir dostun omzunda ağladığımız geceyi de…

Sevinçten yerinde duramayan kalbi de…

Kaybetmenin ağırlığını da…

Bu yüzden aynaya baktığımda yalnızca değişen yüzümü görmüyorum.

Yaşanmış bir hayatın izlerini görüyorum.

Belki de insanın bedeni yaş alır; fakat anlam arayışı yaşlanmaz.

Hâlâ yeni bir kitap bizi heyecanlandırabiliyorsa…

Hâlâ bir çocuğun sorusu bizi düşündürebiliyorsa…

Hâlâ gökyüzüne bakmak için başımızı kaldırıyorsak…

İçimizde eksilmeyen bir taraf var demektir.

Sanırım mesele genç kalmak değil.

Canlı kalabilmek.

Merakını yitirmemek.

İyiliğin hâlâ mümkün olduğuna inanabilmek.

Kalbin katılaşmasına izin vermemek.

Çünkü insanı tüketen yıllar değildir.

Tekrarlanan öfkeler, taşınan kırgınlıklar ve hiç bırakılmayan yüklerdir.

Belki de bu yüzden bazı insanlar genç yaşta yorulur; bazıları ise ileri yaşlarında bile hayata yeni başlamış gibi bakabilir.

Takvim ikisini de aynı hızla ilerletmiştir.

Fakat biri yük biriktirmiştir.

Diğeri ise yol boyunca gereksiz olanı bırakmayı öğrenmiştir.

Bugün geriye dönüp baktığımda ömrün bana en büyük hediyesinin daha uzun yaşamak olmadığını düşünüyorum.

Daha seçici yaşamayı öğretmesi…

Neye üzüleceğimi…

Neyi önemseyeceğimi…

Neyi sessizce geride bırakacağımı gösterebilmesi…

Belki de insanın gerçek yaşı, kimliğinde yazan rakam değildir.

Gerçek yaşı, taşıdığı gereksiz yüklerin ağırlığıdır.

O yükler hafifledikçe takvim ilerlese bile insanın içinde yeni bir alan açılır.

Ve o genişleyen yerde, gençliğin heyecanından daha kıymetli bir şey filizlenir:

Kendisiyle kavga etmeyen bir insanın dinginliği.

Belki de ömrün sonunda geriye kalan en değerli kazanım budur.

Çünkü zaman bize her şeyi vermiyor.

Ama gerçekten bize ait olmayan pek çok şeyi sessizce elimizden alıyor.

Dönüp baktığımızda bunun bir kayıp değil, görünmeyen bir armağan olduğunu ancak o zaman anlayabiliyoruz.

Mahmut Yetkin

Yazar

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir