01 Eylül, 2026

Temas çağında kötülüğün bulaşıcılığı

İnsanlık birbirine hiç olmadığı kadar yaklaştı. Mesafeler kısaldı, sınırlar görünmez hâle geldi, iletişim birkaç saniyeye sığdı. Dünyanın bir ucunda söylenen söz, öteki ucunda aynı anda duyulabiliyor. Bu büyük yakınlaşmanın iyiliği, bilgiyi ve dayanışmayı çoğaltacağı düşünüldü. Fakat başka bir şey de oldu: Kötülük de kendisine daha geniş yollar buldu.

Biyolojik dünyada bir organizmanın yayılmasını kolaylaştıran şeylerden biri temasın artmasıdır. Dolaşım hızlandıkça, engeller azaldıkça ve temas çoğaldıkça yayılma ihtimali de genişler. Elbette insanın kötülüğünü bir bakteriye indirgemek mümkün değildir. Ancak yayılma biçimleri arasında düşündürücü bir benzerlik vardır.

Temas çağında kötülüğün bulaşıcılığı

İnsanlar birbirine yaklaştıkça yalnızca sözler değil, duygular da birbirine karışıyor. Öfke bulaşıyor. Korku bulaşıyor. Nefret bulaşıyor. Bir kişinin söylediği yalan, onu paylaşan her insanla birlikte yeni bir hayata başlıyor. Bir hakaret, ona aynı dille verilen cevaplarla büyüyor. Bir öfke, başka öfkeleri harekete geçirerek ilk kaynağını aşan bir dalgaya dönüşüyor.

Belki de kötülüğün en büyük gücü, insanları yalnızca mağduru değil, taşıyıcısı hâline getirmesidir.

Kadim düşüncelerin ve inançların insana yaptığı en önemli uyarılardan biri de budur: Dışarıdan gelen her şeyin içimize yerleşmesine izin vermemek. İnsan, dünyada olup bitenlerin tamamını kontrol edemez. Başkasının yalan söylemesini, öfkelenmesini veya kötülük yapmasını her zaman engelleyemez. Fakat kendisine ulaşan bu şeylerin içinde neye dönüşeceği konusunda bir tercihi vardır.

Bize yöneltilen öfke, bizim öfkemiz olmak zorunda değildir.

Bize anlatılan yalan, bizim dilimizden yeniden çıkmak zorunda değildir.

Bize yapılan kötülük, başka bir insana yapacağımız kötülüğün gerekçesi olmak zorunda değildir.

Belki insanın gerçek sınavı da burada başlar.

Kadim inançların insanın kendi iç dünyasına dönmesi, nefsini tanıması ve öfkesini denetlemesi çağrısı; bugün her zamankinden daha anlamlı görünüyor. Çünkü modern insan yalnızca dış dünyanın gürültüsüyle değil, milyonlarca insanın duygusuyla da her gün karşılaşıyor. Başkalarının korkuları, öfkeleri ve huzursuzlukları ekranlardan evlerimize, oradan da zihnimize giriyor.

Bu nedenle çağımızın belki de en büyük ihtiyacı, bir tür ahlaki bağışıklık geliştirmektir.

Her duyduğumuza inanmamak.

Her gördüğümüzü paylaşmamak.

Her söze cevap vermemek.

Her öfkeyi kendi öfkemize dönüştürmemek…

Bu, dünyadan kaçmak değildir. Tam tersine, dünyanın içinde kalırken kendini kaybetmemektir.

İnsanlık iletişim yollarını geliştirdi; fakat iletişimin ahlakını aynı hızla geliştiremedi. Bugün birbirimize çok daha hızlı ulaşıyoruz. Ancak birbirimize ulaştırdığımız şeyin ne olduğunu yeterince düşünmüyoruz.

Belki de asıl mesele iletişimin artması değil, bizim içimizden geçen şeylerin ne olduğudur.

Çünkü kötülük çoğu zaman kapımızı zorlayarak girmez. Bir haber olarak gelir. Bir söylenti olarak gelir. Bir paylaşım, bir yorum, bir öfke olarak gelir. Ve bazen farkında olmadan onu içeri alır, sonra da başka insanlara taşırız.

Oysa insanın önünde her zaman bir tercih vardır:

Bana ulaşan kötülük bende bitebilir.

Bir öfke bende bitebilir.

Bir hakaret bende bitebilir.

Bir söylenti bende bitebilir.

Bir kötülük, benim içimden geçerek dünyaya yeniden yayılmak zorunda değildir.

Belki de iyilik, her zaman büyük işler yapmak değildir. Bazen yalnızca kötülüğün çoğalmasına katılmamaktır.

Ve belki insanın gerçek gücü, her şeyin hızla yayıldığı bir dünyada kendisine ulaşan karanlığı başkasına taşımamayı başarabilmesidir.

Çünkü insan, kötülüğün kendisine ulaşmasını her zaman engelleyemez; ama onun kendisinden geçerek yeniden çoğalmasını engelleyebilir.

Yazar : Mahmut Yetkin

Yazar

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir