Aldığımız nefesi geri veriyoruz; o bile bize ait değil! Ödünç verilen yaşam ölümle bitiyor; ölmek için yaşıyoruz. İnsanlar, anlar, evimiz, bedenimiz… Hepsi bir süre bizimle yol arkadaşlığı yapıyor ve günü gelince ayrılıyor ya da biz onlardan ayrılıyoruz.

Sorun nerede başlıyor?
Sorun bağ kurmak ve sahiplenmekte değil, onu kalıcı sanmakta başlıyor!
Bağ kurduğumuz kişiler ve nesneler, biz var oldukça hep bizimle olacakmış gibi sahipleniriz; öyle olmasını isteriz. Fakat bir ölüm, bir ayrılık, bir ihanet bize durumun öyle olmadığını hatırlatır. “Sen, kendi hikayen içinde teksin” der gibi adeta.
Yine de bunu idrak ettiğimizde sevgi azalmamalı; aksine daha derin ve daha şefkatli bir hâl almalı. Çünkü biliriz ki hiçbir şeyin garantisi yok ve her şey geçici.. Buna “rağmen bağlanma” diyebilirim belki.
Bu yüzden belki de mesele, “Hiç bağ kurmamak” değil; bağ kurarken bırakabilmeyi de öğrenmek. Çünkü hayat, avuçlarımızı sımsıkı kapatarak değil, bazen açmayı bilerek yaşanıyor.
Hiçbir şeye sahip olmadığımızı, sadece bir süreliğine yaşama eşlik ettiğimizi arada kendimize hatırlatsak, başımıza gelenlere o kadar da üzülmeyiz. Yaşamın sürekli bir devinim içinde dönüşmekte ve geçici olduğu gerçeğini kabul edersek, başkalarının yükünü almadan, ruhumuzu sınırlamadan su misali akmayı başarırız belki…





