19 Ekim, 2018

Yazmak Bir İntihar Eylemidir

Yazarlığımızın masumiyeti öldürüldüğünde en acımasız seri katillere dönüştük. Geceler boyu süren yetim saatlerimizde kitaplar dayadık şakağımıza, intihar kararlarının umutsuz sözcüklerinden şüpheli cümleler karaladık sayfa kenarlarına.

“İnsanın büyük yanı amaç değil, bir köprü olmasıdır; insanın sevilebilecek yanı bir karşıya geçiş ve batış olmasıdır.”  Nietzche’in Zerdüşt’ü henüz böyle buyurmadan, yaşamın başladığı gibi sürüp gitmesinden başka hiçbir umudu olmayan insanların korkusunda batıyorduk ve yazılarımızın ölen çocukların gölgesinden geçerek dibe vurmasına henüz vakit vardı. Yeni bir bakış, tutkusuz, basit bir saydamlık ile cesurca yazma isteğimiz vardı.

Saftık biraz da. Bir cenaze, bir yıkım, bir düğün veya ulusal bir afet bahane olabilir miydi cesaret edemediğimiz cümleleri yazmamıza?

Etki altında kalmamış, bir okur geçiyordu bu saydamlığın içinden, sırtında anaların gözyaşlarını taşıyarak ve  bizler kurşun kalemlerimizi dişleyerek, sabahçı kahvehanelerinin uyku mahmuru masalarında üçüncü sınıf öyküler düşlüyorduk.

Saydamlığın içinden sessizce geçmeye çalışıyordu kendisini konu etmekten korktuğumuz bir okur, teni safran rengiydi, yüzü içinden geçenleri belli etmiyordu ve okurca hali son derece etkisizdi. Endişeli, ölümlü, geçici ve küçük tasarıları okuyarak yitecek olan okur, hareketsiz ve donuk bakışlarımızın karşısında kısa bir an durdu; birkaç sözcük atmak için masamıza doğru baktı umutsuzca, sonra gitti. Kaçar gibi geçerken düşlerimizin sözcüklerinden; ceplerinden, okuduğu kitaplardan kelimeleri döküyordu kirli sokağa. Yazdığımız ve gerçekleri bükmek için kullandığımız betimlemelerle dolu sayfalarımız buruşturulup atılmayı bekliyordu; karanlığın içine giremeyecek kadar bağlıydık solgun ışıklara!

Yazdıklarımız bir cinayetti. İşlediğimiz cinayetlerin failinin biz olduğumuzun belli olmaması için düzmece deliller yaratır, okuru ağdalı üslubumuzla detaylara gömer, nefessiz bırakırdık. Oysa, tekrar tekrar suç mahalline dönmemizin ne anlamı olabilirdi ki, tanıklık ettiğimiz ve kabul edemediğimiz farklı bakış açılarında gizli olan, cinayetimizin ne kadar basit olduğu muydu? Arkamızdan buzlu rakıların içilmeye devam edildiğini düşünmek, denizin dalgalarından şiirler toplandığını, en sevdiğimiz caz parçalarının ıslıkla çalınacağını bilmek batışın gerçekliğiydi ve üçüncü sınıf köşe yazarlarına yönelik olması gereken böyle bir eylem, salt içimizin rahat olmasına neden olabilirdi; fakat, bizimle beraber tüm evrenin ve yaşamın batacağına olan inancımız kibir miydi?

Okurun sevgisi ne kadar somut göstergelere, vazgeçilmeyen ritüellere ve alıntılanan sözlerdeki saçmalığa dayanıyordu. Kapıların yalnız odalara açıldığı zamanları gösteriyordu maarif takvimler; ebeveynlerimiz ülkeyi kurtarma ütopyası peşinde koşup vurulurken yağmurlu akşamlarda, düşlerimizin önüne barikatlar kurardık kimliksizliğimizde, hiçbir öğretmenin veremeyeceği bir ödev ve öğretemeyeceği bir konuydu hüzün; bu denklemi çözmek istedikçe kendi bedenimizin sıcaklığına kaçardık, öylesine kirli ve suçlu.

Sayfalarca doldurduğumuz kelimeler hiçbir şey anlatmazdı. Utangaç bir hüznü çıkarıp atmalıydık yazıdan; en yazarca hareket bazen salya/ sümük ağlamak olmalıydı, ama bizler en iyi ağlatmayı becerebiliyorduk.

Yazarlığımızın masumiyeti öldürüldüğünde en acımasız seri katillere dönüştük. Geceler boyu süren yetim saatlerimizde kitaplar dayadık şakağımıza, intihar kararlarının umutsuz sözcüklerinden şüpheli cümleler karaladık sayfa kenarlarına.

Nefretin ve korkunun krallığında titreyerek aradığımız batış; suskunluğun paramparça ettiği ve toprakların altını üstüne getirecek olan yazı, işçilerin alın terinden gusül abdesti alan tüccarların kuruyan barajlara sürgün edilmesiyle başlamalıydı.

Hiç’lik Penceresi:Bayram SARI

indigobayram@gmail.com

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir