Benim yaşamımın bedeli ne?

Dünya üzerinde en çok konuşulan konulardan biri de zenginlik ve yoksulluk arasındaki bağlar ve uçurumlardır. Bir çok ülkede uzun çalışma saatleri karşılığında ödenen ücretler 1 doları bile geçmemektedir. Bugün okuduğum bir haberde Özbekistan’da öğretmen maaşları civciv ile ödenmiş hatta civcivin de tanesini 2,5 dolardan saymışlar.

Dünya üzerinde en yüksek maaşların ödendiği on ülkenin ortalama yıllık kişi başı geliri 30bin dolar seviyesinde ve haftalık çalışma saatleri ise 35 saat civarında. Bu ülkelerde ortalama milletvekili maaşları ise 4bin ile 8bin dolar arası değişiyor. Bizdeki durumu yazmayacağım merak etmeyin. Sadece dünyadaki gelir dağılımı ve çalışanların hayat içindeki yerlerini göstermek istedim.

Fakat asıl konumuz bu değil. Asıl konumuz, aldığımız maaştan öte, yaptığımız işe kattığımız içsel deneyim. Şöyle ki yapılan her iş, üretimde harcanan emek, sektör bağımsız çıkartılan her iş, bütüncül olarak baktığımızda aynı şeyi ortaya koyuyor, yani bir değer üretiliyor. Sistemin bize dayatması olan, o ameliyat yapıyor, bu yüzden maaşı çok yüksek, sen sadece muhasebe tutuyorsun bu kadar maaş yeter dayatmasından daha öte bir boyutu var işin. Hatta olaya muhasebe gözüyle de bakmayalım, çünkü ameliyat esnasında tek can ile uğraşırken, muhasebe de onlarca hatta yüzlerce belki de binlerce insanın hayatı sizin elinizde…

benim-değerim

Evet ne demiştik, üretilen değer. Evet, bir çöpçüde olsan, bir doktorda olsan, bir profesör de olsan hatta milletvekili ya da cumhurbaşkanı da olsan bir değer üretiyorsun. Her üretilen değer, toplumun ihtiyacı olan bir hizmeti karşılıyor. Firmadaki bir sekreterin, bir muhasebe müdüründen, bir çaycının satış müdüründen farkı yok aslında. Biri olmazsa diğerinin sistemi sekteye uğrayacak ve birinin varlığı diğerinin varlığını tamamlayarak ortaya asıl olan şeyi yani bütünsel değeri çıkartıyor. Ünvanların ve makamların EGOlar ile beslendiği dünyada ben o kadar okudum bir çaycı ile nasıl eşit olabilirim sözü de söyleyenin kendi değer duygusunun parçalanmasından öte bir değil bu arada.

Gelelim asıl konuya, yani finale… Herkes eşit değerde iş üretiyor, işin maddi boyutuna değer biçen birileri var elbette. Fakat burada dikkat edilmesi gereken konu şu, işi üreten kişinin o işe kattığı emeğin karşılığında kendi gerçekliğinde nasıl tanımladığı. Ben işimi severek yapıyorum, o işe değer veriyorum, o işi önemsiyorum, o işin ortaya çıkması ve insanları mutlu etmesi için elimden geleni yapıyorum. Yani dünyanın başka bir yerinde aynı sevgi ve ilgi ile iş yapıp onbinlerce dolar maaş alan kişi ile aynı emeği ve çabayı sarf ediyorum. O altın çıkartıyor olabilir bende yumurta çıkartıyor olabilirim. Burada, kendi gerçekliğimde ürettiğim işin karşılığı olarak X marka bir araca sahip olmayı, A bölgesinde bir evde oturmayı ve B yerinde tatile gitmeyi kendime hak görebilirim. Dikkat edin kazancımla değil, ürettiğim değerle bunlara sahip görmeyi kendime hak görüyorum…

Sonrası mı? Sonrası, kendinize biçtiğiniz değer karşısında hak ettiğinizi inandığınız şeylere erişme izni vermeniz. İnsanlar özünde; makamsız, ünvansız ve kıyafetsizdir. Onlara verilen her makam ve ünvan da zihinlerde oluşmaktadır. Kendinizi ürettiğiniz değerlerle ölçüp küçümsemeyin. Büyük düşünün ve hak ettiğiniz her şeyin sizin olması için ilk adımı atın, onları isteyin… Hatırlayın, bugün üzerinde yaşadığımız dünya da var olan her şey bir DÜŞ’ün ardından gerçekleşmiştir. Çabanızla düşünüzü gerçeğe çevirin…

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir