Kullanmadığım kelimeler

Dikkat ettim de yazılarımda arılardan hiç bahsetmiyorum. Uzun zamandır görünmüyorlar ortalıklarda. Sokaklarda sinekleri ilaçlıyoruz diyerek arıları da yok ettik sanırım. Eskiden balkondan içeri dalarlardı evdekiler birer ikişer kaçacak yer ararlardı. Sadece arılar mı? Kirpilerden de bahsetmiyorum mesela. Bazı akşamlar balkondan bahçeye baktığımda denk geliyoruz kendileri ile iki ya da üç taneler. Bahçeyi dolaşıp çimenleri yiyorlar. Kirpilerin besin zincirinde ne var bilmiyorum. Arılarınkini ilkokuldan beri ezberledik ama kirpiler ne yer ne içer bir araştırma konusu olabilir.

Kullanmadığım kelimeler

Üstünkörü geçtiğimi fark ettim cümlelerden. Hep insanları ve onların haytalıklarını anlattım. Nereden nereye geldiğimizden dem vurup durdum. Eskiden ne güzel şiirler yazar, binlerce kelime kullanırdım. Şimdi insanı anlatacağım diye sayısı belki de beş yüzü geçmeyen kelimeler ile kendimi tekrar edip durmaya başladım. Çatıların saçaklarını unuttum yazarken insanın dünyasını. Ya da bacasında umut tüten evlerin verandasını da. Bir sümüklüböceğin yolda ağır ağır ilerleyişini ve arkasında bıraktığı o izi. Sokak lambalarının sarı ışıklarını ve kaldırımların bozulmuş taşlarını. Çocuk parkında oyun alanındaki kumu ve salıncağın sallanırken çıkardığı gıcırtıyı…

Unutmuşum iyot kokusunun sardığı o sahil kenarlarını. Pijamasıyla, pantolonuyla, külotuyla denize giren çocukların çığlıklarını. Sahile doldurulan kayaların üzerinde oturup denizi seyreden sevgilileri de anlatmadığımı fark ettim. Denizin üzerine doğru eğilen güneşin, atmosferdeki renk cümbüşünü ve cümbüş dedim de Kumkapı’nın o eski şaşalı günlerini de yazmıyorum artık. Yenikapı’dan Sirkeci’ye kadar tren raylarının çevresine dizilmiş iki katlı Rum evlerinin arasında salınıp duran çamaşırları da anlatmıyormuşum mesela.

sokak çamaşır asmak

Mirim, bu ülkeyi düzeltmek için bir önder lazım diyen, keçi sakallı gözlüklü ve pipo içen bilgin amcayı da es geçiyormuşum sürekli. Troyleybüsler vardı Aksaray’da denk gelirdim çocukluğumda, dönerken elektrik tellerinden kopan askıyı yerine koymak için inen şoförün elindeki o uzun çengelli sopayı da unutmuş olmamalıyım. Şimdi metrobüslerde şehir efsaneleri yazılsa da arka kapıdan binip bilet atmadan yolculuk yapan uyanıkları da hatırladım. Sokakta salatalık soyup bol bol tuz atıp satan seyyar satıcılara ne demeli, genelde yanlarında da dilim karpuz satanlar olurdu. Turşucularmız da vardı ara ara denk geldiğimiz. İlk turşu suyu içme olayım geldi aklıma, biraz trajikomiktir kendisi. Arkadaşım ile turşu suyu içelim dedik, turşucu amca bardağın içine epeyce bir turşu suyu ekledi üzerine de çok az acısından. Sarı üzeri kırmızı yaptı turşu suyunu. Ben içimden sanırım kırmızı olanı daha pahalı o yüzden çok az ondan veriyor diyerek “benimkini tam tersi yap” amca dedim, o da sanki ben bu işi biliyormuşum gibi öyle yaptı verdi. Turşu suyunu bir dikişte içtim ve gözlerimden, burnumdan, kulaklarımdan, boğazımdan bir nükleer bomba efekti ile patlama oluştu. Neler oluyor diye düşündüm meğerse kırmızı olanı pahalısı değilmiş suyun en acısı imiş ve bende o günden sonra akıllandım tabi ki az acılı olsun diyerek turşu suyu ile olan maceramı farklı bir boyuta taşıdım.

turşu

Sokaklarda gazete satan çocuklar olurdu, bir sonraki günün gazetesi bir gün önceden akşam yedi sekiz gibi çıkardı ve o gazeteleri okumak büyük ayrıcalıktı. Sonra, omuz askıları ile yoğurt satan ve ellerindeki çanı sallayarak gezen yoğurtçular vardı, hijyenini bilmek ama tatları çok güzeldi ve hiç de hastalanmazdık onları yedik diye. Mahalle bakkalında açık kolonya satılırdı. Sadece kolonya mı? Gofret, bisküvi, lokum ve akide şekerleri de satılırdı. Niyet çektirilirdi küçücük hediyeler büyük paralar. O zamanda alıştırırlardı kazı kazan ile kumara çocukları ama kumarbaz olmadan büyüdük geldik bu yaşlara…

Kullanmadığım kelimeler

Ortaokul ve lisede öğretmenlerin verdikleri ödevleri yapmak için kütüphaneye giderdik, binlerce kitap arasından genelde Meydan Larousse ya da Ana Britannica ansiklopedisini alıp sayfalarca yazı yazardık. Mümkün olan en erken saat ve zamanda gitmek gerekirdi çünkü birkaç sınıf aynı ödevi yapmakla mükellef olurdu ve tek bir kütüphane vardı. O kitapların kokusunu hayal meyal hatırlıyorum. Sonra siyah önlüklerimiz ve beyaz yakalarımız vardı ilkokulda. Zamanla çağ atlayıp siyah önlükten mavi önlüğe geçiş yapmıştık ama yakalık hep beyazdı ve öyle de kalmıştı.

Ne diyordum, insanı anlatacağım diye kaybettiğim kelimelerden dert yanıyordum. Zigon sehpa, çok oturgaçlı götürgeç ya da belgegeçer tarzı kelimeleri de yazılara eklemeliyim. Zigon sehpanın konumuzla ilgisi yok ama şöyle demli bir çayın ya da şekersiz Türk kahvesinin üzerindeki duruşunu düşünün bu yazıya da öyle bir şey eşlik etse güzel olmaz mıydı? Sanki olurdu. Kaymağın üzerine bal dökülmüş ve çeşidi bol sabah kahvaltıları yoktu eskiden. Şimdi olanı da olmayanı da gidip donatıyor masayı, incir reçeli, vişne reçeli, kayısı reçeli ve çilek reçeli yanında aman şimdi acıktırmayalım sizi. Zaten konumuzda yemek değil kelimeler idi. Çorba ettim değil mi yazıyı? Şimdi saat 00:50 ya sanırım açlıktan yazı yemek pozisyonuna aldı kendini. Pozisyon yazarken bile aklıma porsiyon geldi üstelik bir buçuk fena olmaz diye düşündüm.

Eskiden açık plan mutfak mı vardı? Vardı da biz mi oturmadık? diyemeyeceğim, salonda oturup buzdolabı sesi dinlemek kadar hoş bir dinleti yoktur emin olabilirsin. Filler geldi birden aklıma, savanlarda yaşayıp ağaçların dallarını kopartıp yerken gördüm onları. Arada zürafalarda eşlik ediyorlardı onlara. Ağaçlar bu ikisine aitmiş gibi yiğitçe dolaşıyorlardı ortalıkta. Etrafı kolaçan eden bir sürü aslan, kaplan, jaguar, çita, sırtlan ve diğer güzel canlılar da kendilerine antilop, ceylan, karaca, inek, boğa, bizon, bufalo seçip beğeniyordu. Çöl fırtınasında çadırının içinde müzik çaldırıp, dansöz oynatan bedevi şeyhi de girip çıktı bu manzaraya.

Bir kalenin surlarına, taş evleri olan sokak aralarına, lastik ayakkabıları ile oyun oynayan çocuklarına bakarak büyüdüm ben. Kelimelerimi insanı anlatırken kaybettiğimi fark ettim. İnsansız tanrının ne kadar mutlu ve çok fazla kelimeye sahip olduğunu hissettim birden. Dur, yapma, günah, sevap, otur, kalk, öyle olmaz, cız, hayır demekten başka bir dil kullanamadığın insan dünyasında kelimelerin roman yazıp tasvire girmezsen on beş yirmiye düşüyor hadi biraz zorlayalım elli olsun, valla daha fazlası olmaz bu kadar. Olsa dükkan senin…

Eskiden çaya şeker atardım ve büyük bardaktan içerdim. Küçük bardak çabuk bittiği için -hele ki misafirlikte isek- ev sahibine zahmet vermek istemezdim. Ev sahibinin sofasını kaldırırken de yardım etmek isterdim. Ne haddime idi ama hep hadsiz idim insanların yaşamlarına illa burnumu sokacağım… Küçükken bir radyomuz vardı ITT Schaub-Lorenz adı kendisinden fiyakalı idi ama güzeldi. Bol bol şarkı türkü dinlerdim. Radyo tiyatrosu ve piyesleri vardı bir de “Köyümüz Köylümüz” programı. O programda iki şeyi çok tekrar edip dururdu köylü kardeşlerine seslenen adam, biri “don olacak” diğeri ise “kımıl zararlıları ile mücadele” haberi idi.

Bugün kendi hayatımda unuttuğum ve kullanmadığım kelimeleri paylaşmak istedim. Bir dahaki sefere daha çok kelimeyi kullanacağım bir tasvir yolculuğuna çıkalım seninle ne dersin?

Benzer yazılar

1 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir