İmla kusuru bir hayatın üç noktası
Delilik midi? Yoksa en akıllıca hareket midir bilmiyorum? Bildiğim tek şey var o da içimdeki kelimelerin dışarıda ya da çevremde olan insanlarda karşılığı yok…
Onların kelimelerine kendi içimde yer bulabiliyorum ya da yer verebiliyorum (bu bir ego mudur yoksa aptalca bir kibir midir? açıkçası buna dair de bir bilgim yok?) lakin benim içimdeki kelimelerin gidecek yeri yokmuş gibi bir hissiyat baskın. İnsanın ruhu kendi varlığına kabız olabilir mi? Oluyormuş işte…

Umut, güzellik, neşe, keyif, alafranga tuvalette içini boşaltacağın beyaz mermerlerle dolu bir duygusal boşaltım istasyonu ve huzur… Sanırım bütün bunları idrak seviyemin üzerine koyabileceğim ve içine de nergisler dolduracağım bir vazo da yok… Zihnim, aklım, düşlerim ve düşüncelerim bir kedinin kocaman bir yumağı birbirine dolayıp düzeltilemez hale getirmesi gibi bir dolanıklık yaşıyorum içimde ve tanımsızlığımı tanımlamak için bile saçmalamak eksik kalıyor… Her şey gibime geliyor ve çok fazla belirtisiz isim, zaman ve sıfat tamlamaları ile dağılıyorum ortalık yerde…
Absürt hikayeler yazasım geliyor mesela ama o kadar absürt kalınca kendime; hikayeler masum bir çocuğun elma şekerini yere düşürüp ağlaması tadında bir döngüyle gülümsüyor bana. Haydi ama bu kadar travmatik olma kendine ve hayata karşı diyorum olmuyor. Sonra da bana diyorlar ki sen çok ama çok fazla pesimistsin. Pestil olsa gerçekten yerim ve ekmek arası lezzet fırtınası olur ben de mutlu olurum pestili üreten de ama miş’li geçmiş zamanların tedarik zincirindeki kopmalar ve hayata konulan ambargolar ile insan çocuğu istemsizce bir şey oluyor olmak zorunda kalıyor.
Ben de istemez miyim neşeye övgüler yazmayı, güzelliğe methiyeler dizmeyi… Ama bulanlar o kadar sıkı sıkıya yapışıp gizliyor ki benden zatı alim pek bir kopuk yaşadığı için alemi cihanda denk gelemiyor işte o güzelliklerin kendisine.
Şans eseri yaşıyoruz işte mirim bu sebeptendir mana arayışındaki yalnızlığımıza peşkir sürüp iç döküşlerimiz…
İşte o peşkirin kurutmaya yetmediği bir iç terlemesi bu; hani şu anlam denen o amansız hastalığın, varoluşun şakağına bıraktığı soğuk damlalar. Gelişiyoruz mirim, ama yukarıya, göğe, o herkesin alkışladığı o sahte aydınlığa doğru değil; kendi dehlizlerimize, o ipsiz kuyunun en kuytu dibine doğru derinleşerek gelişiyoruz. Kaos dedikleri şey, aslında kâinatın henüz cümle kurmayı öğrenememiş, o hırçın ama saf ilk hali değil midir? Bizim de içimizdeki bu kargaşa, harflerin alfabe disiplinine isyan etmesinden, nizama karşı durmasından başka neyle açıklanabilir?
“Düzeni bul, sakinleş, hayata hizalan” diyorlar. Hangi gönyeyle, hangi kırık teraziyle? Pusulası çoktan çıldırmış bir geminin kaptanına, kuzeyin o değişmez güzelliğinden bahsetmek ne kadar kolaysa, kalabalıkların basmakalıp kelimeleriyle benim içimdeki düğümleri çözmeye çalışmak da o kadar beyhude işte.
İçimdeki o kedi yumağı dolandıkça dolanıyor, düzeldikçe düğümleniyor. Bazen bir imla hatası gibi düşüyorum günün tam ortasına; herkes tam ve eksiksiz bir cümle kurma telaşındayken, ben baştan aşağı bir yazım kusuru gibi sırıtıyorum hayatın provasında. Nokta koysam bitmiyor, içimdeki o uğultu durmuyor; virgül koysam nefesim yetmiyor, o koşturmacaya ayak uyduramıyorum; ünlem koysam zaten o yüksek sesli, o çiğ rüküşlüğe benim ruhum el vermiyor, yakışmıyor.
Üç noktaların o tekinsiz, o her şeyi sineye çeken boşluğuna sığınıyorum en çok. Çünkü ucu açık bırakılmış her sitem, sahibini aramaktan vazgeçmiş bir mektup gibi askıda kalıyor alemin tam ortasında.
Aidiyetsizlik bir hırka gibi omuzlarımda şimdi… Ama ne ısıtıyor ne de üstümden atmama müsaade ediyor. Her yere ait olabilecek kadar esnek ve geçirgen, ama hiçbir yere sığamayacak kadar geniş ve köşeli bir yabancılık bu. İnsan, kendi teninin sınırları içinde mülteci kalır mı? Kalıyormuş işte… Kendi dilini konuşan tek bir Allah’ın kuluna rastlamadan, o çok bildik, o her gün çiğnediği sokaklarda yabancı bir turist gibi, elinde haritası bile olmadan dolanıp duruyor insan çocukları.
Çevremdekilerin o çok bilmiş, o her şeyi hemen çözen kelimelerine yer açıyorum açmasına da o yer benim içimde kocaman, tekinsiz bir boşluğa dönüşüyor. Benim kelimelerim ise evsiz barksız, sokakta kalmış yetimler gibi üşüyor. Ego mu, kibir mi? Dedim ya, meçhul. Belki de sadece bir frekans uyuşmazlığı, belki de aynı gökyüzünün altında tamamen farklı mevsimleri yaşama inadı benimki…
Peki, nereye varacak bu kelimelerin mülteci kampı halleri? Bu kaosun, bu belirtisiz tamlamaların son durağı neresi? Belki de hiçbir yere varmamalı mirim. Belki de en büyük hatayı; o yumağı zorla düzeltmeye çalışmakta, o içine nergisler dolduracağımız vazoyu illaki aristokrat bir masanın tam üstüne yerleştirme inadında aramak gerek. Vazo yoksa, nergisler de avcumuzda kurusun, kokusu tenimize sinsin, ne çıkar? Varsın kelimelerin gidecek bir yeri, sığınacak bir limanı olmasın; onlar da içimizde bir yerlerde kendi galaksilerini kursunlar, kimselerin göremeyeceği o zifiri odalarda kendi ışıklarıyla parıldasınlar.
Şimdi bu absürt hikayenin son sayfasını yırtıp fırlatmak zamanı. Pesimist desinler, öteki desinler, hatta varsınlar bizi akıl tutulmasının en koyu, en anlaşılmaz dehlizinde kaybolmuş saysınlar. Sonuçta bu dünya, kendi gürültüsüyle zaten yeterince sağır, kendi hızıyla zaten yeterince kör.
Bizim iç döküşlerimiz, o sağırlığın ortasında patlayan sessiz bir havai fişek gibi… Işığı sadece görebilenin gözüne fısıldar, rengi ise sadece kendi karanlığında boğulanlara aşina gelir. Varsın tamlamalar dağılsın, varsın zamanlar birbirine girsin, varsın anlam bizi bu gece de teğet geçsin. Bu karmaşanın, bu muazzam dolanıklığın tam ortasında, kendi tanımlanamazlığımıza kocaman, absürt ve sıcacık bir eyvallah bırakıp çekiliyoruz sahneden. Çünkü bazen en akıllıca hareket, o deliliğin o asil, o koruyucu kollarına usulca teslim olmaktan başka bir şey değildir.





