05 Haziran, 2026

Şans eseri yaşıyoruz mirim

…Şans eseri yaşıyoruz işte mirim bu sebeptendir mana arayışındaki yalnızlığımıza peşkir sürüp iç döküşlerimiz…

Çünkü insan dediğin şey biraz da kendi içine geç kalmış bir misafirdir. Kapıyı çalar durur da içeriden ses gelmez bazen. Oysa içeride biri vardır muhakkak. Bir çocuk oturuyordur mesela; dizlerini karnına çekmiş, yıllardır söylenmeyen bir cümleyi bekliyordur. Ya da ihtiyarlamış bir benlik oturmuştur sandalyeye, “çok uğraştın be çocuk” diyecek takati bile bulamadan susuyordur. İnsan kendi içine misafir olamayınca dünya da biraz otogar bekleme salonuna dönüyor haliyle ne tam gidiyorsun bir yere ne de kaldığın yer ev oluyor.

Şans eseri yaşıyoruz mirim

Aidiyet denilen şey de zaten biraz palavra değil mi? İnsan kendini bile içine sığdıramıyorken hangi şehir, hangi insan, hangi masa yahut hangi muhabbet tam anlamıyla “gel otur, sen buraya aitsin” diyebilir ki? Ben bazen düşünüyorum; belki de aidiyet dediğimiz şey hiç bulunacak bir yer değildi. Belki de insan, ait hissedemediği her yerde ruhundan biraz dökülerek ilerliyordu. Eksilerek olgunlaşmak gibi bir şey bu. Acayip bir ekonomi modeli… Zararla büyüyen şirket misali. Kâr yok ama deneyim diye bir şey icat etmişler, onunla avutuyoruz kendimizi.

Kaos dedikleri şey de dışarıda kopmuyor sanki yalnızca. İnsan bazen kendi zihninin enkaz kaldırma ekibi oluyor. Bir düşünceyi kaldırırken altından çocukluk çıkıyor. Onu çekiyorsun, altından korkular beliriyor. Biraz eşeliyorsun, meğer yıllardır “iyi olmak” adına gömülmüş öfkeler oturmuş oraya, çay demlemiş seni bekliyormuş. Sonra diyorlar ya hani, “kendin ol.” Hangi kendim azizim? İçimde belediye seçimine girse çoğunluğu alacak kadar farklı ben var. Biri susmak istiyor, biri bağırmak, biri bırakıp gitmek, biri ömrünün sonuna kadar tek bir yastıkta uyumak istiyor. İnsanın içinde bu kadar çok insan varken yalnız hissetmesi de ayrı trajikomik doğrusu.

Belirsizlik… Ah o kadim illet. Sanki göğsüne oturmuş görünmez bir misafir gibi. Gidecek mi belli değil, kalacak mı belli değil ama sürekli bir ağırlık bırakıyor. İnsan bazen başına kötü bir şey gelsin de en azından adını koyabileyim istiyor. Çünkü adı olan acının şekli vardır. İsimsiz olanlar daha korkutucu. İçinde neyin çürüdüğünü bilemeyince insan bütün ruhunu suçlu ilan ediyor.

Bir de şu var tabii; herkes iyileşmekten bahsediyor. Ne büyük kelime şu iyileşmek. Sanki insan ruhu kırılmış bir sandalye ve doğru tornavidayla sıkınca düzelecek gibi. Belki bazı şeyler düzelmez mirim. Belki bazı kırıklar düzelmek için değil, ışığı içeri almak içindir. Kim bilir? Belki de bu kadar dağınık oluşumuz biraz fazla yaşamaktan. Fazla hissetmekten. Fazla görmekten. İnsan bazen bilgiden değil, sezgiden yoruluyor çünkü. Odanın enerjisini hissediyorsun, insanın sustuğu yerden neyi gizlediğini anlıyorsun, kendi içine sustukça dış dünyanın gürültüsü daha çok artıyor.

Sonra bir gün durup düşünüyorsun… Delilik miydi bu? Yoksa dünyanın normalliğine karşı verilmiş sessiz bir isyan mı? Çünkü herkes aynı oyunun içinde çok makul görünürken, sen bir köşede “bu kadar mı yani?” diye kalıyorsun. Hayat dediğiniz şey gerçekten sabah kahvesi, birkaç toplantı, üç beş mecburiyet, biraz sahte gülüş ve sonra unutulmayı beklemek miydi? Eğer buysa, affola ama ruh biraz daha fazlasını arıyor.

Belki bir pencere önünde unutulmuş saksıda açacak nergis kadar küçük bir anlam… Belki bir insanın gözünde “beni de biri anladı” hissi kadar kısa bir temas… Belki de insanın kendisine ilk defa merhamet edebildiği bir akşamüstü.

Çünkü sanırım bütün bu hengâmenin ortasında en ağır şey yalnızlık değil. En ağır şey, insanın kendi içinde yankılanıp duran bir sesi kimseye tercüme edememesi. İçimizde yaşayan kelimelerin sürgünü bu biraz. Gidecek yer bulamayan duyguların, zihnin kıyısında oturup ayaklarını sallandırması…

Ama yine de tuhaf bir şey söyleyeyim mi?

İnsan bazen tam da kaybolduğunu sandığı yerde kendine yaklaşır.

Yolu bulduğu için değil…

Artık kaybetmekten yorulduğu için.

Ve belki de ruh dediğimiz şey, tam o noktada fısıldar:

“Tamam,” der, “dağıldın. Şimdi parçalarından yeni bir anlam kurmayı öğrenelim…”

Murat Tali

Yazar

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir